İki
buçuk-üç yaşlarına geldiğinde çocuk Fallik evreye geçer, bu evre
cinsel kimlik evresidir. Biyolojik ve zihinsel yapı birbirine
paralel bir şekilde gelişimini ve büyümesini sürdürmektedir. Buna
uygun epigenetik açılımlar da devam etmektedir. Bu döneme kadar
çocuk, kendisi ve nesne varlığındaki bir dünyada vardı. Bu ana
kadar üçüncü kişi devrede değildi. Anne veya babayla ya da çevredeki
her türlü nesne ile birebir ilişki içindeydi. Bu devrenin başlamasıyla
üçüncü bir kişi oyuna girecektir. Fallik dönemde çocuğun zihinsel
yapısı cinsel kimliğin ayırdına varma kapasitesine ulaşmıştır.
Cinsel kimliğin farklılığını fark etmiştir. Annenin göğüsleri
var, babanın göğüsleri yok; annenin sakalı çıkmıyor, babanın sakalı
çıkıyor. Her şeyden önemlisi babanın penisi var, annesinin yok.
Bu farklılığı her cinsel kimlikte gözlemlemeye ve ayırdına varmaya
başlıyor. O ana kadar uniseks olan çocuk bir cinsel kimlik tercihi
yapmak zorunda olduğunu ve bir cinsel kimliğe ait olması gerektiğini
tespit ediyor. Bu ana kadar nesne ile nasıl iletişim kurulacağını
öğrenen ve bu şekilde bir kişilik örgütlenmesi geliştiren çocuk
bu kişilik örgütlenmesini yürüteceği bir cinsel kimlik arayışına
girmektedir. Erkek çocuk kendisinin babaya benzediğinin, kız çocuk
da anneye benzediğinin farkına varacaktır. Artık cinsel kimlik
modellemesi ve özdeşimler devreye girecektir. Sosyal öğrenmenin,
teşvikin ve motivasyonun çocuğu bu özdeşimlere zorladığı, bunun
karşılığında toplumsal onay gördüğü ve değerlilik hisleriyle donatıldığı
ortamda cinsel kimlik gitgide pekişecektir.
Erkek çocuk kendisini erkek gibi hissederken kız çocuk kendisini
kız gibi hissedecektir. Artık birey olmanın ötesinde bir de sosyal
bir rol çıkmıştır karşısına. Önce insandır, ardından ya erkektir
ya da kız. Sosyal bir rolün fiziksel ve biyolojik bir karşıtlığı
da vardır. Fiziksel yapının erkek veya kız olması bu yapının mutlak
anlamda kişiliği de o bağlamda oluşturacağı kesinliğini doğurmamaktadır.
Erkek bir fiziksel yapıdan, kadınsı bir cinsel kimlik; kadınsı
bir biyolojik yapıdan erkek bir cinsel kimlik oluşması bu dönemde
mümkündür. Bu da olayın tamamen sanal bir program olduğunu bize
göstermektedir.
Bu
dönemi birkaç bağlamda ele almak istiyorum. Birinci bağlamda erkek
ve kadınlığın fark edilmesi, ikinci bağlamda özdeşimlerle bu rolün
benimsenmesi, üçüncü bağlamda benimsenen bu rolün realize edilerek
karşı cinse ulaşma ve hemcinsini yok etme paradoksuna girilmesi
ve dördüncü ve son bağlamda da içselleştirilen anne-baba figürlerinin
ve onların temsil ettiği değer yargılarının oluşturduğu süperegonun
olaya müdahil olması. Bu bağlamlarla birlikte çoklu kombinasyonlar
karşımıza çıkmaktadır. Erkek ve kız çocuğun cinsel çatışmaları
ve paradoksları atlatması ve süperegosunu razı ettirmiş bir halde
bu devreyi geçmesi, sağlıklı bir cinsel kimlik oluşumuyla mümkündür.
Değilse dinamik anlamdaki tüm nevrotik yapılandırmalar temelini
bu dönemdeki halledilememiş çatışmalar, karşıtlıklar, zaaflar,
baskılar ve şartlanmalardan almaktadır. Bu döneme kadar olan yapılarda
düşünce sistemi ve kişilik örgütlenmesi gerçekleştirirken bu dönemle
birlikte varoluşun daha ince detayları ve estetik yapılandırmaları
meydana gelmektedir. Bu dörtlü bağlam erkek ve kız çocuğu için
farklı iki kulvarda seyretmektedir. Erkek çocuğun hikâyesi farklı,
kız çocuğununki farklıdır.
1.
Erkek Çocuk İçin Fallik Dönem
Erkek çocuk bu dönemde kendi cinsel kimliğinin ayırdına varır,
babasıyla özdeşim yaparak babası gibi olmaya çalışır. Bu özdeşimde
muhtemelen iki dinamik vardır. Birincisi babayla özdeşim yaparak
erkek cinsel kimliğini tamamen içselleştirmek, bir erkek olarak
toplumda varolmak ve erkek rolünü oynamaktır. Erkek rolü hemen
yanı başında bir evlilik müessesesini birlikte getirmektedir;
bir erkeğin bir kadını olur. Bir kadının da bir erkeği olur. Çocuk
erkek olduğunu fark etmiş, özdeşimlerle bunu hissetmiş, sosyal
rol gereği kendisine bir partner arayışına girmiştir. En yakinen
bilinen, en yanında olan oral ve anal dönemin haz kaynağı hemen
yanı başındadır. Bu annedir. Problem çözülmüştür. Kendisi erkek
ve koca, annesi kadın ve eştir. Bu duygusunu ve düşüncesini dile
getirdiğinde veya hissettirdiğinde şiddetli bir tepki ile karşılaşır;
anne ona yasaktır ve eş olamaz. Bu yasak medeniyetin oluşması
için gerekli olan ensest yasağıdır. Anne, babanındır, eş olarak
baba ona sahiptir. Anne de babanın kontrolündedir. Anne çocuğa
eş olamaz, bu hem baba tarafından hem anne tarafından hem de toplum
tarafından ağır cezalandırılması gereken büyük bir yasaktır. Çocuk
bu yasağı kabullenmez ve isyan eder. Anneye sahip olmak ister.
Anneye sahip olmanın yolu ya babayı ortadan kaldırmak ya da baba
kadar veya ondan daha güçlü olmaktır. Babayı ortadan kaldırmak
kolaydır, babanın ölümünü istemek onun ortadan kaldırılması için
yeterlidir. Çünkü zihni seviye henüz bu düzeyde olup düşünme ile
eylem, hayal ile gerçek henüz ayrışmamış olup eş değerdedir. Babayı
düşüncede yok eden çocuk ihtiyaç duyduğunda da babayı her an çağırabilir.
Bu da id’den gelen mantıksızlıktan oluşmaktadır. Çocuk babayı
zihnen öldürmesine rağmen her an babanın varoluşunu anlamlandıramamakta,
onun varlığını yok edememektedir. Babayı reel olarak alt etmenin
yolu baba kadar güçlü olmaktır. Babayı özdeşim ve introjeksiyon
yoluyla içselleştiren ve taklit eden çocuk, baba kadar güçlü ve
saygın olduğuna inanır. Zaman zaman da baba ile test yaparak bu
gücünü sınar. Babanın boyuyla kendi boyunu ölçer, baba ile güreş
tutar. Ne zaman ki babasının boyuna ulaşacağını hep sorar olur,
işte o an hesaplaşma günüdür. Baba ile güreşen çocuk babanın zaman
zaman yenilmesi karşısında mağrur bir komutan edasındadır. Artık
anneye giden engeller bu güç sayesinde yok edilebilir. Tam bu
esnada süperegonun ağır baskısı, bu düşünceyi eyleme vurmanın
sıkıntısını çocuğun ruhuna yükler. Çocuk babayı taklit ederken,
babanın ayakkabısını giyerek ceketini takarak kravatını boynuna
geçirerek, fötr şapkasını takarak babalaşır ve sanki anneye şöyle
mesaj verir: “Anne bak beğendiğin baba benim, ben babamla aynıyım
beni tercih edebilirsin.” Ama anneden beklediği cevabı alamaz.
Çocuğa göre anne, babanın baskısı karşısında gerçekleri itiraf
edemeyen ve kurtarılmayı bekleyen bir melektir. Hele ilk sahne
bir şekilde yakalanmışsa, babanın anneyi boğduğu ve yok ettiği
düşüncesi dahi çocukta yer edebilir. Bu duygu babanın ne kadar
zalim ve gaddar olduğu çağrışımlarını güçlendirirken, annenin
de bu zalimden kurtarılması için bekleyen mağdur ve mazlum bir
yapıyı temsil ettiği duygusunu çocuğun ruhunda şekillendirir.
Bu
dönemin düşünce yapısına şöyle bir göz atacak olursak üç dört
yaşlarında ki bir çocukta; a- Düşündüğüm herkes tarafından fark
ediliyor ve biliniyor, b- Düşünce ile eylem birbirinin aynıdır,
c- Düşündüysem bunu yapmışım demektir, d- Yaptıysam sorumluyum
demektir ve kötü bir şey yaptıysam mutlaka cezalandırılacağım,
şeklinde bir dizi akıl yürütme devrededir.
Tüm
bunların yanında ego tamamen olaylara hâkim olup, mantıksal zinciri
kuramadığı için primer düşünce süreci dediğimiz süreç çocukta
yer yer hâkimiyetini sürdürmektedir. Zıtlar aynı anda bulunabilmektedir.
Ölüm ve canlılık yan yana durabilmektedir. Sevgi ve öfke birlikte
var olabilmektedir. Hayal ile gerçek iç içedir. Tasarımlar ile
dış dünya, zaman zaman karışmaktadır. Beklentiler ile gerçeklik
birbirine girebilmektedir. Tüm bunların cereyan ettiği bir ortamda,
erkek çocuk babayla özdeşim yapıp, babanın kendisine sağlıklı
bir model olması yoluyla bu süreci tamamlarken annesinden vazgeçmeyi
kabul eder. Partner arayışını başka alanlara kaydırır. Bu sağlıklı
gelişimin belirtisidir. Burada baba ile rekabet duygusu ve bir
sevgi objesine ulaşma gerçeği vardır. Burada üçlü bir ilişki kurulmuştur.
Bir sevgi objesine ulaşmak için onu engelleyen faktörlerle mücadele
etmek gibi bir zorunluluk vardır. Bundan sonra hayat hep bu şekilde
devam edecektir.
Burada
üzerinde durulacak olan esas konu, babanın, cinsel kimliğinin
ötesinde güç ve iktidarı temsil eden bir odak olmasıdır. Bu odak
hem korkulan hem hayranlık uyandıran; hem de onun gibi olmak için
özlem çekilen bir odaktır. Anne ise her zaman olduğu gibi hazzın,
sevginin, ilginin ilk prototipi ve süregelen temel nesnesidir.
Cennetin kaynağıdır. Çocuk otoriteyi aşarak sevgi kaynağı olan
anneye ulaşmak durumundadır. Ruhu iki kutuplu çalışacaktır. Bir
taraftan güç ve otoriteyi aşma mecburiyeti, diğer taraftan sevgi
objesine ulaşma özlemi. Haz veren bütün kaynaklar sevgi temel
objesi olan annenin türevi olarak karşımıza çıkarken, güç ve otorite
olarak bildiğimiz tüm odaklar da babanın türevleri olacaktır.
İlk üçlü ilişkide otorite, sevgi objesi ve birey arasındaki ilişki
sağlıklı ve akışkan bir şekilde kurulmuş ise bundan sonraki tüm
ilişkiler aynı rahatlık ve güven duygusu içerisinde devam edecektir.
Çocuk bireyliğinin keyfini sürecektir. Ama bu dönemlerde hem babadan
hem de anneden kaynaklanan engelleyici, çatışmalı, cezalandırıcı
ve yasaklayıcı tavır ve tutumlar çocukta ruhsal gelişim evresinde
yüzlerce klinik tabloyla şekillenebilecek bozuklukları meydana
getirecektir. Bu yelpazede transeksüel kimlikten eşcinselliğe,
fobilerden anksiyete bozukluklarına, obsesif kompulsif yapıdan
dürtü kontrol bozukluklarına, yeme bozukluklarından cinsel fonksiyonel
bozuklukların, duygu-durum bozukluklarından reaktif hallere kadar
birçok patoloji bu üçlü yapıdaki muhtelif kombinasyonlardan ortaya
çıkacaktır. Klinik tablolar işlenirken konu daha detaylı ve spesifik
olarak ele alınacaktır.
Bu
döneme kadar öğretilmiş ve tecrübe edilmemiş hiçbir şeyden korkmayan
çocukta kendiliğinden korku, panik ve kâbuslar başlar. Bu süreçte
muhtemelen babayı yok ederek ortadan kaldırmaya yönelik düşüncelerin
bilinçdışında yaşam bulması, fakat reel olarak babanın her an
gelip canlı olarak çocuğun karşısında var olması, çocukta cezalandırılacağı
korkusunu hep yaşatmaktadır. Bu ceza ortadan kaldırılma ve öldürülme
olabileceği gibi, kızların da pipilerinin olmamasını da aydınlatabilecek
bir rasyonalite ile babanın gelip çocuğun erkeklik organını kesip
onu da kızlaştırması korkusunu canlandıracaktır.
Bu
dönemdeki erkek çocukların en hassas olduğu bölgeleri cinsel organıdır.
Erkek olmanın temel simgesi erkek cinsel organıdır. Çocuk bunu
kaybetmemek, kaptırmamak ve kestirmemek için yoğun bir koruma
içinde olacaktır. Tüm bilinçdışı süreçler bunun üzerine odaklanmıştır.
Fakat babanın her an gelip ceza olarak bunu keseceği korkusu baba
ile aynı mekânda yaşamayı imkânsız hale getirmektedir. Fonksiyonlarıyla
palazlanmış olan ego, bu durumdan kurtulabilmek için yeni yeni
oluşturduğu savunma mekanizmalarından birisini yani yer değiştirme
mekanizmasını devreye sokarak babanın korkulan tarafını herhangi
bir objeye transfer eder. Bu korkulan obje dışarıda kendisine
zarar veremeyen, yaklaşılmadığı ya da karşılaşılmadığı müddetçe
tehlike arz etmeyen bir şey olacaktır. Geriye, çocuğuna dondurma,
çikolata ya da oyuncak alan sevgili bir baba kalmaktadır. O babayla
hoşnut bir şekilde yaşayacaktır. Ama korkunun transfer edildiği
obje at, köpek kedi, örümcek, karanlık, öcü, yan oda vs. korkuyu
kontrol altında tutmayı sağlayan konteynır olarak fonksiyonuna
devam edecektir. Ruhsal yapı bu şekilde dengeye oturmuştur. Korkunun
transfer edildiği bu nesne daha sonraki dönemlerde korku objesi
olarak hayatımızı belirleyebilmektedir.
İnsan
gelişiminin her evresinde biyolojik gelişime uygun motor ve zihinsel
değişimler meydana gelmektedir. Bu değişimler çevreyle etkileşime
girerek sosyal bir öğrenme modeli içerisinde davranışsal kalıplar
olarak şekillenebilir. Ayrıca aile içerisindeki bilişsel algılama,
değerlendirme ve yorumlama biçimine göre de bilişsel bir şablon
ortaya çıkabilir. Bu gelişim dönemlerindeki olguları izah ederken
biyolojik, davranışçı, bilişsel ve varoluşsal etmenleri olabildiğince
dışlayarak dinamik açıdan bu dönemleri izah etmeye çalışıyoruz.
Burada dikkat edilmesi gereken husus bu gelişim evrelerinin temel
karakterini belirleyen tek etkenin dinamik gelişimsel olmadığıdır.
Bütüncül yaklaşımın içerisinde bu etmenlerin ne kadar etkili olduğunun
klinisyen tarafından tayin edilmesi gerekir. Biz bu bölümde dinamik
yaklaşım tarzı üzere gelişimsel evreleri incelemeye çalışmaktayız.
Bu manada kastrasyon (iğdiş edilme) ve oto kastrasyon (kendi kendini
iğdiş etme) kavramlarına ışık tutmaya çalışacağız.
Anne, baba ve çocuk üçgenindeki erkek çocuk çok yönlü güçlerin
etkisi altındadır. Bu güçleri anne, baba ve çocuk için ayrı ayrı
inceleyelim:
A-
Çocuk:
1. Çocuk birey olarak kendini nasıl algılamaktadır. Kendilik tasarımı
nasıl gelişmiştir, bu çok önemlidir.
2. Çocuk, mutlak nesnel gerçekliği algılamasının ötesinde ne anlam
ifade eder?
3. Çocuk kendilik tasarımına göre babanın onu nasıl algıladığını
nasıl tasarımlamaktadır?
4. Çocuk annesinin, onu nasıl algıladığını tasarımlamaktadır?
Burada karşımız dörtlü bir kombinasyon çıkıyor. Bu kombinasyonlardan
bir örnek verecek olursak, çocuk mutlak manada zayıf ve çelimsiz
olabilir. Kendisini güçlü ve kudretli algılayabilir. Babasının
onu sevmediği ve cezalandırılacak bir çocuk olarak gördüğü şeklinde
bir tasarım yapabilir, annesinin onu sevdiği ama baba baskısı
nedeniyle bu sevgisini direk dile getiremediği şeklinde bir anne
tasarımı oluşturabilir. Bunlar çok çeşitli kombinasyonlar halinde
birleştirilebilir, buna göre de klinik tablo ortaya çıkar.
B-
Baba:
Baba yönünden olaylara baktığımızda;
1. Babanın reel olarak mutlak nesnel varlığı nedir?
2. Baba kendilik tasarımını nasıl oluşturmuştur?
3. Babanın gözünde çocuk ne anlama gelmektedir?
4. Babanın zihninde çocuğunun kendisini nasıl algıladığı şeklinde
bir tasarım vardır.
5. Babanın eşiyle ilişkilerinde eşini nasıl tasarımladığı, eşinin
onu nasıl algıladığı ile ilgili ne tür bir zihinsel imaj vardır?
C-
Anne:
1. Annenin mutlak gerçek varlığı nedir?
2. Anne kendiliğini nasıl tasarımlamaktadır?
3. Diğerlerinin (eş, çocuk vd.) onu nasıl tasarımladığını düşünmektedir?
4. Diğerleri (eş, çocuk vd.) anneyi gerçekte nasıl tasarımlamaktadır.
Aile
içerisine girecek olan her yeni kardeş ve her yeni birey (dede,
babaanne, hala, dayı amca vb.) bu tabloyu daha da karmaşıklaştıracaktır.
Fazla detaya girip ayrıntıda boğulmamak için ana eksenler üzerinde
çalışmayı sürdürelim. Burada iki temel eksen vardır: Haz ve sevgi
kaynağı olan anne, otorite ve gücü simgeleyen baba. Bir aile içerisinde
iktidarın dağılımı gelenek ve göreneklerle belirlenirken ataerkil
bir ailede iktidarı temsil eden kişi babadır. Baba aile bireylerine
belirli iktidar alanları dağıtır. Verilen bu iktidar alanlarına
bir itirazınız varsa, iktidar sahibi ile savaşmak zorundasınızdır.
Burada da çocuk, anne objesine yalnız başına sahip olmak istemektedir.
Ama baba otoritesi buna engeldir. Anne, babaya aittir. Çocuk temel
haz kaynağı olan anneyi istemektedir ve bunun için çılgınca çaba
gösterir. Baba ise buna engel olan mutlak güç ve otoritedir.
Baba
faktörü nasıl aşılabilir ve anneye nasıl ulaşılabilir? Baba ile
özdeşim yaparak, baba taklit edilerek çocuk sanal dünyasında baba
olduğunu hissedebilir. Sağlıklı bir özdeşimle buna yardımcı olan
bir baba modeli, çocuğun bu problemi aşmasına, kendini baba gibi
hissetmesine ve bunun karşılığında da anne ile ilgili taleplerini
bilinçdışına bastırmanın bedelini ödemek durumundadır. Bu her
insanoğlunun temel doğal yazgısıdır. Eğer baba ile özdeşim imkânları
olamaz ise, çocuk baba ile yoğun bir rekabete girecek ve sanal
bir savaşın temellerini atacaktır. Baba ile özdeşim yapamadığı
için baba gücünü hissedemeyecek, onun karşısında rakip bir birey
olarak var olmaya çalışacaktır. Bu modeldeki baba dost bir baba
değil, rakip ve düşman bir babadır. Bu rakip ve düşman baba çocuğa
her an zarar verebilir. Olumlu manada özdeşim yapamadığı bu baba
modeli, çocuğu kendisine rakip olmaktan çıkarabilir. Bunun da
tek yolu çocuğun kastre edilmesidir. Çocuğun erkek olmasını ve
baba olabilmesini simgeleyen tek fiziksel yapı pipisidir. Çocuk
bunun üzerine kaygılanacaktır. Birçok toplumda ve kültürde güç
ve iktidarın sembolü, dikleşmiş bir penis modelidir. Penis organ
olarak önemi olmayan bir organdır, ama güç ve iktidarı temsil
eden yönüyle çok büyük bir fonksiyon icra etmektedir. Hazzı elinizde
tutabilmenin yolu güç ve iktidara sahip olmanızdan geçer. Güç
ve iktidar aile içerisinde babadadır. Babanın babalığını simgeleyen
şey onun cinsel organıdır. Çocuğun güç ve iktidara sahip olabilmesi
için kendi cinsel organını koruması kollaması ve büyütmesi gerekmektedir.
Bazı toplumlarda fiziksel olarak cinsel organa aşırı bir önem
verilirken, bazı toplumlarda ise güç ve iktidarın farklı görünümleri
ön plana çıkmaktadır. Burada temel olay penisin varlığı ve yokluğu
değil güç ve iktidara kimin sahip olduğudur. Güç ve iktidara sahip
olan, hazza sahip olur. Haz ise insanoğlunun vazgeçemeyeceği temel
yaşam nedenidir.
Güç
ve iktidar elde edildikçe babaya kafa tutulabilecek, onunla savaşılacak
hatta onu alt edebilecek bir yapı oluşturulabilecektir. Fallik
dönemde babasıyla sağlıklı özdeşim yapamamış bireylerde ödipal
çatışma kalıcı olur ve daha sonraki evrelerde çeşitli klinik tablolar
halinde karşımıza çıkar. Babanın güç ve iktidarı yaygınlaşarak
her türlü güç ve iktidar sahipleri, bireyin savaşıp geçmek zorunluluğunu
hissettiği düşmanlar olurlar. Bu manada sonsuz sayıda baba türevleri
karşımıza çıkar. Bitmek tükenmek bilmeyen bir çatışma zinciri
içerisine girer. Eksenin bir tarafında baba ile temsil edilen
güç ve iktidar varken, diğer tarafında ulaşılmak istenen haz kaynağı
vardır. Anne ile temsil edilen haz bu evreden sonra çatışma halinde
kalınmış ise her türlü zevk verici nesne ve olgu anne türevi olur.
Çocuk büyük bir arzu ile hazza ulaşmaya çalışır. Ama her haz,
kaynağında yasak olan anne hazzının türevi olduğu için suçlanma
ve cezalandırılma duygularını içinde barındırır.
Kastrasyon
terimi güç ve iktidar sahibi babanın ve onun türevlerinin çocuğun
güç ve iktidarını bloke etmesine verilen isimdir. Bu kastrasyon
olgusu çocuğun pipisinin baba tarafından kesilip kendisinin öldürülebileceği
kaygısından başlayarak, konuşmasının yasaklandığı hep emirlere
uymak zorunda bırakıldığı, taleplerinin yerine getirilmediği,
isteklerinin değerlendirilmeye alınmadığı bir perspektifte de
ele alınabilir. Bu da klinik tablonun nasıl şekilleneceğini belirler.
Bu yapı, çözülmemiş ödipal kompleks, ergenlik döneminden başlayarak
çok çeşitli tablolarla kendini gösterebilir. Bu savaş sanal bir
savaştır. Gerçek baba ölmüş olabilir, aciz ve zavallı duruma düşmüş
olabilir, bunun hiçbir anlamı yoktur. Çocuk ruhunda, kilitlenip
kaldığı güç ve otoritenin temsilcisi olarak algıladığı dört yaşlarında
yaşadığı baba ile savaşmaktadır. Dört yaşındaki gerçek babanın
yerini, yüzlerce binlerce güç ve iktidara sahip olan baba türevleri
almıştır. Böyle bir birey resmi bir kuruma gittiğinde ve bir otoriteyle
karşılaştığında içinde bir bunaltı ve anksiyete (sinirlilik) hisseder.
Dinamik literatürde buna kastrasyon anksiyetesi adı verilir. Bunu
bir sosyal fobi tablosu olarak görmek mümkündür.
Birey herhangi bir hazza ulaştığında veya bir mutluluk elde ettiğinde
yine bir sıkıntı hissedebilir. Bu da güç ve iktidara sahip olan
babanın haz kaynağına el uzatmak gibi algılanır ve bunun bedeli
sıkıntı hissetmektir.
Oto
kastrasyon ise kişinin bu sanal savaşta bir ileri aşamaya geçerek
güç ve iktidarını kendi kendine bloke etmesidir. Bu bir nevi daha
büyük bir cezadan kurtulmak için verilen daha küçük bir ödün gibidir.
Mesela anne yerine bilinçdışı olarak ikame edilen bir partnerle
ilişkiye girmek sanal babanın öfkesini çekeceğinden dolayı kişi
bu anksiyeteyi hissetmemek için cinsel ilişkiden uzak durup ereksiyon
problemi yaşayabilir. Bu bir oto kastrasyondur. Bir topluluk karşısında
konuşma yapmaya hazırlanan bir birey, bir güç gösterisinde bulunacaktır.
Bu sanal dünyada sanki babaya başkaldırış gibi algılanabilir.
Bunun doğuracağı anksiyeteden korunmak için kişi toplantı saatini
unutabilir, toplantıya giderken arabasıyla kazaya neden olabilir.
Bulantı ve kusma nöbetleri geçirebilir, bunlar da oto kastrasyonun
değişik tipleridir. Çok büyük bir buluşa imza atacak olan bir
bilim adamı çalışmasının son evresinde sakarlıkla laboratuarını
ateşe verebilir. Çok başarılı bir öğrenim hayatı geçirmiş bir
genç, son yılda bir sınavda hep başarısız olur ve bir türlü diplomasını
alamaz. Bunlar da oto kastrasyonun değişik versiyonları olabilir.
Kastrasyon ve oto kastrasyon terimi bizlere karışık görünebilir.
Konunun
daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç klinik örnek verme gereğini
hissediyorum:
Burada
kız çocuğunun yazgısı erkek çocuğunkinden daha acımasız ve kötüdür.
Çünkü anne ilk sevgi objesidir. Hazzın ilk prototipidir. Oral
ve anal evreleri onunla birlikte aşmıştır. Regrese olduğunda (gerilediğinde)
dönebileceği kaynak annedir. Ama Fallik dönemde ortadan kaldırılması
ve yok edilmesi gereken tek engel de yine annedir. Kız çocuk tam
bir ambivalans içindedir. Babaya ulaşmayı çok arzulamaktadır.
Bunun tek yolu anneyi yok etmekten geçer. Anneyi yok etmeyi başardığında
kendi temellerini yok etmiş olur. Bu da dayanılmaz bir anksiyete
yaratır. Burada da çocuk erkek çocuğun yaptığı gibi anne ile özdeşim
yapıp babadan vazgeçme yolunu tercih etmeli ve alternatif sağlıklı
türevlere yönelmelidir. Bu durum da sağlıklı bir anne modeliyle
mümkün olabilecek bir geçiştir.
Teorik
olarak dinamik yapının ödipal ve elektra kompleksi çok çeşitli
şekillerde eleştirilmiştir. Toplumun kültürel yapılarına göre,
ataerkil ve anaerkil oluşumlarına göre bu değer yargılarının oluşacağı,
güç ve otoritenin bu yapılara göre şekilleneceği veya bölüşüleceği
iddia edilmektedir. Antropolojik olarak da bazı toplumlarda farklı
aile modellerinin oluştuğu dolayısıyla dinamik gelişimlerinin
de farklı olduğu iddia edilmektedir. Olayı sadece penis ve cinselliğe
indirgemenin doğru olmadığı iddia edilmektedir.
Muhtemelen insanın doğasında, fıtratına uygun olan hem güç ve
iktidarı elinde bulundurmak hem de haz kaynaklarına sahip olmak
temel dürtüsü vardır. Medeniyetin gelişim çizgisine baktığımızda
ailenin şekillenmesinde genelde güç ve iktidarın erkek egemen
bir yapıyı temsil ettiği görülmektedir. Kız çocuk bu güç ve iktidarı
istemektedir. Ama bu fiziksel olarak mümkün değildir. Kaybettiği
bu gücü, o güce sahip olan erkeği kontrol ederek elde etmesi mümkün
olabilmektedir. Mücadelesi muhtemelen bu yöndedir. Kız çocuğu
penisinin olmadığını fark ettiğinde bir eksiklik, bir kusur hisseder.
Bızırını, penis gibi kullanmaya çalışır. Bu dönem itibariyle kız
çocuğunda aşağılanma ve eksiklik duygusu kimliğine oturur.
Kız
çocuğu için bir kastrasyondan bahsetmek mümkün müdür? Bazıları
kız çocuğunun penisinin olmadığını fark ettiğinde, bunun kendisinden
alındığına, koparıldığına ve yok edildiğine inanması şeklinde
bir takım kastrasyon iddiaları ileri sürmektedir. Bu gerçekçi
bulunmamakta ve zorlama bir açıklama gibi görünmektedir. Bilinen
klinik bir gerçek kız çocuğunun annesiyle rekabet ederek babaya
sahip olmayı istemesidir. Anne ile açık ve gizli ciddi bir mücadelesi
vardır ve anne saf dışı bırakılmalıdır. Anneye karşı hissetmiş
olduğu düşmanlık duyguları suçluluk duyguları olarak geri dönecektir.
Daha sonraki evrelerde annenin üzerine aşırı hassasiyet, annenin
sağlığı konusunda aşırı telaşlanma, bu suçluluk duygusunun reaksiyon-formasyon
olarak ortaya çıkmasıdır. Klinikte gözlemlediğimiz annenin ölüm
tehlikesi atlatması veya ölmesiyle birlikte ergen hanımlarda yoğun
panik atakların çıkması, hipokondriyak şikâyetlerin aktive olması
bu suçluluk duygusunun bir bedeli gibi görünmektedir.
|