Herhangi
bir insan başka birine hayatın anlamını sorduğunda yüzlerce cevap
alır: Hayat çok anlamlıdır, yapılacak çok iş vardır, hayat amaçlar
ve hedeflerle doludur. O kadar büyük amaçlar ve hedefler vardır
ki bunları bir ömre sığdırmak mümkün değildir. Her insanın hayat
hikâyesini ayrı ayrı alıp incelediğimizde hayata anlam yüklemelerinin
çok farklı olduğunu görürüz. Herkes kendi anlamını kurgulamakta,
o anlamın peşine koşmaktadır. Her bir dakikanın, her bir saatin,
her bir günün, her bir haftanın, her bir ayın, her bir yılın ayrı
hedefleri ve anlamları vardır. Ölesiye uğrunda mücadele edilen
amaçlar gerçekleştiğinde, hedefler geride kaldığında, geriye dönüp
bakıldığında ilginç hisler yaşanır. Uğruna büyük mücadeleler verilerek
elde edilen amaçların daha sonraki dönemlerde çok gülünç durduğu
fark edilir. İnsanoğlu geriye doğru bakıp bebekliğinin, çocukluğunun,
oyun çağının, okul hayatının, meslek hayatının her bir evresinden
amaçladığı hedeflerini zihnen irdeleyebilir. Hepsine tatlı bir
gülümseme ile bakar. “Ne kadar da çok önemsemişti! Ne de büyük
anlam yüklemişti. Ama onların hepsi boş ve hayalden ibaretmiş,
anlam yüklenecek şeyler değilmiş…” Esas anlam şu an önüne hedef
olarak koyduğu şeydir. Ancak ne kadar ilginçtir ki tekrar tekrar
yaşadığı hatayı yine tekrarlamaktadır. Şu anda çok önemsediği,
büyük anlam yüklediği amaçlar da bir müddet sonra geçmişin çöplüğüne
atılacak ve daha sonraki yıllar gülünecek hatta alay edilecektir.
İnsanoğlu bu kısır döngüyü görmekten acizdir. Daha doğrusu bu
kısır döngüyü görmek insanoğlunun işine gelmez.
Buradan
nasıl bir sonuç çıkarabiliriz. Detaylı bir şekilde incelendiğinde
hayatın, özünde hiç bir anlam taşımadığı gerçeği suratımıza şamar
gibi vurulur. Hedef ve amaçlarımız ne kadar büyük, ne kadar yüce
ve ne kadar kutsal olursa olsun insan, özündeki anlamsızlığı kapatmak
için alınmış geçici tedbirlerden ibarettir. İnsan kendi varlığını
sorgularken bu anlamsızlığı kısmen hissedebilir. Bu anlamsızlığı
kısmen hisseden veya anlamsızlığın duygusal olarak yakınlarında
dolaşan bir birey müthiş bir bunaltı içine düşer; çünkü hedeflerin
veya amaçların hiçbir anlamı kalmamıştır. Anlamsız olan bir yaşamı
devam ettirmenin ne anlamı vardır? Bu anlamsızlık insanda daha
da büyük bir bunaltının oluşumuna neden olur. Kişi bu bunaltıyı
hissettiğinde ego düzenekleri sayesinde bunaltının kaynağına inmek
yerine farklı bir yerde anlam arar. İşte bu anlam arayışları klinik
tablolar olarak karşımıza gelir. Hiçbir birey filozofik bir manada,
Sokratik bir yaklaşımla sorgulama yaparak varoluşçuluğu irdelemez.
Hayatın anlamını bu manada sorgulayanlar ancak filozoflardır.
Ancak bazı bireyler sezgisel yolla, yaşadığı hadiselerin sebep-sonuç
ilişkisindeki bağlantılarla bu anlamsızlığı derinden derine hissederler.
Özellikle yaşamında anlam yüklediği amaçlara ulaşmış, yeni bir
hedef geliştirme konusunda kısır kalmış bireylerde anlamsızlık
hissi yoğundur. İşte bu durumda bunaltı çok fazladır.
Ekonomide
arz-talep ilişkisinde piyasanın doygunluğunu belirten bir doyum
noktası yani ‘işba’ noktası vardır. Doyum noktasının ötesinde
piyasaya arz yaptığınızda fiyat büyük oranda düşer, arzı kıstığınızda
ise fiyat yüksek oranda artar. Bu klasik arz talep kanunudur.
Ruhsal yapımızdaki dürtülerin hedeflerine ulaşması da aynı mekanizmayla
değerlendirilecek olursa hedeflerin bir bir elde edilmesi, dürtülerin
kısa sürede amaçlara ulaşması bir müddet sonra bireyde doyum noktasını
oluşturacak ve o noktadan itibaren sıkıntı başlayacaktır. Aç olan
bir insana yemek sunduğunuzda bunu keyifle ve şükran hisleriyle
yiyecektir. Doyduktan sonra bireye yeni bir porsiyon yemek yeme
konusunda ısrarcı olduğunuz da bunu da yiyecektir. Üçüncü kez
yeni bir porsiyonu önüne sunduğunuzda yemeyi reddedecektir. Ancak
kişiye tehditle veya silah zoruyla yemek yedirmeye çalıştığınızda
bu durumda korkuyla yemeği yiyecektir. Bunun üzerine tekrar yemek
yemeye zorlarsanız sistem iflas edecek ve kişi kusacaktır. Bu
doğal bir süreçtir. Burada ne olmaktadır? İnsan aynı insan, yemek
aynı yemek olduğu halde tavırlar değişmektedir. Birinci porsiyon
yemek hayat kurtarıcı iken ve keyifle yenirken son porsiyon yemek
büyük bir zulümdür ve sonuçta kusmayla sonuçlanmaktadır. Birey
doyum noktasını aşmış, aynı madde yoğun bir şekilde kişiye yedirilmeye
çalışıldığında kişi kusmuştur. Bu durum cinsellikte, şöhrette,
parada ve eğitimde de kendini gösterebilmektedir.
Yukarıda
bahsetmiş olduğumuz faktörlere bağlı olarak, amaçlanan hedeflere
yönelen bireyler bunları elde ettiklerinde, doyum noktasının ötesine
geçtiklerinde hayat anlamsızlaşmaktadır. Bu anlamsızlık, kişide
büyük bir bunaltı yaratmakta ve sıkıntı içine düşmektedir. Bu,
insanın varoluşundaki temel noktaya ulaşmasıdır. Yani anlamsızlığı
idrak ettiği noktadır. İşte bu noktaya ulaşmış birçok ünlü zenginin,
şöhretin, bilim adamının ve filozofun trajik intihar hikâyeleri
oldukça sık rastladığımız bir sonuçtur. İnsanoğlu medeniyeti oluştururken
hep bir hedefler silsilesi geliştirmektedir. Hedeflere ulaşma
sürecinde alınan keyif, kişiyi anlamsızlığa karşı korumaktadır.
Bir hedefe doğru giderken bireyin hissettiği varoluşsal zevk,
hedefin bittiği noktada anlamını yitirebilmektedir.
İnsanlık tarihi, derindeki insanoğlunun temel yazgısı olan hayatın
anlamsızlığına karşı alınmış tedbirlerden ibarettir. Tarihsel
süreç insanın anlamsız bir hayatı kapatmaya yönelik tedbirleri
nasıl aldığını bize göstermektedir. Doğuştan itibaren farkında
olmadan anne-baba ve kültür bireye hep anlam pompalamaktadır.
Öyle bir medeniyet geliştirilmiştir ki; doğudan batıya kuzeyden
güneye her toplumda birey, her yaş kesitinde hayata belirli anlamlar
yükletilerek yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kişiler veya kurumlar
şuursuz bir şekilde insanın anlamsızlık yazgısını örtmeye çalışmaktadır.
Çünkü anlamsızlığı ruhumuzda hafiften de olsa hissettiğimizde
dayanılmaz bir bunaltı ve acı yüreğimizi kavurmaktadır. İşte bu
bunaltıdan kurtulmanın tek yolu hayata her an bir anlam yükleme
gerekliliğidir. Hayatta sarıldığımız her şey bu anlamsızlığı kapatmaya
yönelik alınmış tedbirlerden ibarettir.
Bir
an oturup düşünün; bugün niçin yaşıyorum ve ne yapıyorum sorusunu
araştırın. Kimimiz para kazanmaya, kimimiz eğitimimizi tamamlamaya,
kimimiz bir sınavda başarılı olmaya, kimimiz karşı cinse aşkımızı
kabul ettirmeye, kimimiz yeni bir makama atanmaya ve kimimiz de
başkaları tarafından tanınmaya yönelmiştir. Bunlar, bizim hayata
anlam yüklediğimiz hedeflerimizdir. Ve bunun için yüreğimizde
büyük bir coşku ve istek bulunmaktadır. Bunları gerçekleştirdiğimiz
zaman ne olacaktır? Bu hedefler tükendiğinde hayatın anlamı ortadan
kalkacak mıdır? Mantıksal düşünce bunu gerektirir. Bugün için
hayata yüklediğim anlam, amaca ulaştığımda ortadan kalkmaktadır.
Hayat yeniden anlamsız hale gelmektedir. İşte bu nokta medeniyetin
veya insanın ruhunun çatırdadığı noktadır. Medeniyetin çökmemesi
ve insanın varlığını sürdürebilmesi için bireyin hayatına yeni
anlamlar yüklenmeli, yeni bir koşu başlatılmalıdır. Bu sanki bir
kölelik harekâtıdır: Anlamsızlık efendimizin korkuttuğu benliğimiz,
anlamsızlığın korkunçluğundan kurtulmak için kendisine hep yeni
hedefler oluşturmak zorundadır. Bu şekilde derin katmanlardaki
bunaltıyı benlik düzeyine çıkarmamaya çalışmaktadır. Hayata anlam
yükleyen birey, anlamını gerçekleştirme sürecinde bir takım engellerle,
bir takım problemlerle karşılaşır. Bunlar benlik düzeyinde hissedilen
bunaltı ve sıkıntıya neden olur. Anlamsızlık bunaltısı karşısında
hissedilen bu bunaltılar terazinin kefesinde fazla bir yer tutmamaktadır.
Birey,
hedeflerinin bittiği ve tükendiği noktada hayatının anlamsız bir
halde çoraklaştığını fark eder. Bu anlamsızlığı ortadan kaldırmanın
diğer bir yolu, var olmayı hissetmektir. Hissedilen bunaltı, var
oluşunun bir delili, bir karinesi olarak ele alınabilir. Bu durumda
anlamsızlık karşısında hissedilen bunaltı; yokluğa ve hiçliğe
karşı var olduğuna, varlığının devam ettiğine dair bir delil olarak
hep yanı başında tutulur. Bu tip bireylerin yaşamları, hissettikleri
bu yoğun anksiyeteye yani bunaltıya bağlıdır. Bu bireylerin bunaltılarını
kaldırmaya yönelik alacağınız tedbirler onların yok oluşunu meydana
getirir. Burada paradoks bir tablo vardır. Bu tip bir tabloyla
karşımıza gelen hastalarımız, bunaltıyı önleyici bir takım medikal
veya terapötik tedbirlere başvurduğumuzda büyük bir boşluk hissi
oluştuğundan bahsetmektedirler. Bu boşluğun dayanılmaz bir şey
olduğunu ifade ederler. Bu boşluk ölü gibi, taş gibi, cansız bir
dal gibi bir hiçlik halidir. Bu hiçliktense bunaltı ile birlikte
bir var oluşu hissetmek tercih edilen bir yönelim olmaktadır.
Hayatın
anlamsızlığı sadece bireyin hedeflerinin bittiği veya bunları
derinden sorguladığı durumlarda değil, ölüm hakikati ve gelecekle
ilgili belirsizliği ile ilgili suallerle birlikte ele alınmalıdır.
Aşağıda bahsedeceğimiz varoluşsal temel soruların açmazları, anlamsızlığı
daha da kuvvetlendirmekte, kişinin bunaltısını daha da artırmaktadır.
Bu durumda birey bu dünyada varlığını sürdürebilmek için her an
anlam arayışını sürdürmek zorundadır. Etrafımızda veya kendimizde
bu anlam arayışının yoğun telaşını her an gözlemleyebiliriz. Bunu
test etmek çok kolaydır. Birey olarak hiç hareket etmeden, mümkün
olduğu kadar düşünmeden sakin bir şekilde, hedefsiz bir şekilde
kalalım. Bir müddet sonra içimize bir bunaltının çöktüğünü hissederiz.
Bunu bir grupla beraber yaptığımızda, bu bunaltının daha da ağır
olduğunu gözlemleriz. Çünkü yaşanılan her dakika anlamlandırılmalı,
zaman içerisinde hedefler belirlenmelidir. Anlamsız, hedefsiz
bir vakit kişiye büyük bir acı ve ızdırap verir. Her an, hayata
otomatik olarak nasıl anlam yükleyip ardından bunun ne kadar anlamsız
olduğunu fark etmek ilginçtir. Bir ömür boyu bu şekilde kendimizi
aldatmak ve kandırmak ve hayatımıza hep yeni hedefler koyarak
kör-topal varlığımızı sürdürmek zorundayız. Bu süreç ölene kadar
da devam edecektir.
1.
Hayatın anlamı nedir?
2. Geleceği bilmek
ve belirlemek mümkün müdür?
3. Ölümden
başka bir hakikat var mıdır?
4. Kaderimizin
sorumluluğu kime aittir.
5. Hayatta yalnız
mıyız?
|