DD için hipnozun kullanımı konusunda çok
sayıda tartışma bulunmaktadır. Bu
kitapta yer kısıtlaması konunun kapsamlı
bir şekilde tartışılmasına
engel olmaktadır. İlgilenenler başka kaynaklara
başvurabilirler (Kluft, 1995b,c, 1997a).
DD için hipnozun etkinliği konusundaki tartışmaların
özünü; hipnozun yalancı hafıza
ya da konfabülasyonların oluşumundaki rolü,
bundan dolayı çocukluk travmalarıyla ilişkili
hatıraların iyileştirilmesinin mümkün
olamayacağının düşünülmesi
ve DKB’nun kötüleşebilmesi konusundaki
kaygılar oluşturmaktadır. Öte yandan,
bu bozukluklarda her zaman bir travma söz konusu olmayabilir.
Elde mevcut tüm verileri hesaba katan bilim adamları
ve klinisyenler (Alpert, 1995a; Brown, 1995a,b; Brown, Scheflin
ve Hammond, 1997; Hammond, Garver, Mutter et al., 1995; Kluft,
1984, 1995b; Nash, 1994; Schacter, 1996; Schooler, 1994; Spiegel
ve Scheflin, 1994; van der Kolk, 1995; van der Kolk ve Fisler,
1995) hatıraların geri gelebileceğini ama
bazı durumlar için plasebo hatıraların
söz konusu olabileceğini ileri sürmektedirler.
Disosiyatif Bozukluklarla ilgili olarak çok sayıda
fikir olmasına karşın konuyla ilgili yayınlanmış
çalışma azdır. Ross ve Norton (1989)
hipnoz kullanımının DKB’un olgusu
üzerine büyük bir etkisi olmadığını
gösterdiler. Disosiyatif Kişilik Bozukluğu üzerine
çalışan hekimler de bir bildirgede bulunmamışlardır.
DİSOSİYATİF
BOZUKLUKLARDA HİPNOZUN KULLANIMINA İLİŞKİN
BUGÜNE AİT GÖZLEMLER
Her ne kadar DD olan hastaların genel olarak hipnoza
yatkınlıklarının yüksek olduğu
düşünülmekte ise de resmi değerlendirmeler
bunun yalnızca DKB hastalarında geçerli
olduğunu ileri sürmektedir (Bliss, 1984; Frischholz,
Lipmman, Braun ve Sachs, 1992).
Bugünkü klinisyenler bir DD hastasıyla çalışırken
hipnoz kullanımı gerekli kılan durumların
bulunup bulunmadığını dikkate almalıdır.
Eğer hasta legal nedenlerle klinisyenin karşısındaysa
ya da hastanın bu tür bir beklentisi varsa bu durumlarda
en iyisi hastayla belli bir uzlaşmaya varıncaya
dek hipnozun kullanımını kısıtlamaktır.
Bazı dini gruplara ait hastalar hipnozu arzuların
uyanmasına yol açan bir durum olarak görürler
ve bu yolla şeytanın hastanın beyninin içine
girebileceğini düşünürler. Bu tür
durumların varlığında hastalar hipnoz
konusunda eğitilmelidirler. Ancak yine de böyle durumlarda
hipnoz uygulamasından kaçınmak daha doğru
olabilir.
Acil durumlar dışında hipnoz uygulaması
öncesinde hastadan hipnozun kullanımına ilişkin
bilgilendirilmiş onay alınmalıdır.
Bugüne dek özel bilgilendirilmiş onay formları
geliştirilmişse de (Hammond ve meslektaşları.,
1995; Brown, Scheflin ve Hammond, 1997), Appelbaum ve Gutheil
(1992) tarafından savunulduğu gibi bilgilendirilmiş
onay konusunda tartışılacak çok şey
bulunmaktadır. Bilgilendirilmiş onay konusuyla
ilgili konular terapi programı boyunca tekrar gündeme
gelebilir; bu durumda tekrar dikkate alınmalı
ve yeniden açıklanmalıdır. Bu gereklilik
özellikle DKB olan hastalarla çalışırken
daha önceliklidir. Çünkü bu hastalarda
terapi süresi uzundur ve kimlik ve hafıza bütünlüğü
parçalanmıştır. Burada önemli
olan bir nokta vardır; hastanın hipnoz yoluyla
iyileştirilen hafızasının ya da bu
yolla elde edilen hafıza malzemesinin terapi için
çok önemli olmakla birlikte bu bilgiler bir şekilde
dışardan elde edilenleri teyit etmek maksadıyla
kullanılmayacağı konusunda aydınlatılmalıdır.
Kluft (1997b) bu konuda hastaları eğitmek amacıyla
şunları söyler:
Bizler hipnozu hafızanızdaki bloğu araştırmak
için kullandığımızda daha ileri
düzeyde bir araştırma yapmış
olacağız. Eğer bir şeyler bulabilirsek
bulduğumuz bu şey daha sonrakiler için bir
başlangıç noktası olacaktır.
Sizin hipnotik yaşantınızın tabiatı
bizim doğru olarak düşünüp ortaya attığımız
kişisel yaşantıyı verecektir. Biz
bu yaşantıların doğru olduğunu düşünme
eğilimindeyiz ancak bu her zaman böyle olmayabilir.
Biz yanılabilir ve aldanabiliriz. Hatırlayın,
biz hipotezleri araştırıyoruz.
O halde, klinisyen hastanın ihtiyaçlarını
ve şartlarını hesaba katarak hipnozun kullanımına
ilişkin bir kar-zarar analizi yapmak durumundadır.