hipnoz

Mehmet Tekneci
hipnoz

Bilişsel Psikoterapi

e-Posta Yazdır PDF

Düşüncenin oluşabilmesi için şu alt kompartımanların bulunması gerekir: Dikkat ve odaklanma yetisi, konsantre olabilme kabiliyeti, irade, üçlü hafıza kaydının çalışması, hafıza kaydından geri çağırabilme yetisi, olaylar arasındaki bağlantı kurma yetisi olarak zekâ, algılama organlarının işlevselliği, kavrama ve algının entegrasyonu.

Düşünce bir süreç iken, düşündüğünü idrak edip düşünceyi iradi dikkatle belirli bir alana yönlendirme, odaklanabilme ve sonuca ulaştırabilme yetisi ise bir bilinç ve şuurluluk halidir. Bilinç birçok bileşenin bir araya gelmesi sonucunda düşünce fonksiyonunun belirli bir soyut veya somut nesneye yöneltilebilme yetisidir. Bilinçli olmak, idrak etmek, farkında olmak ve üzerinde düşünmek, insanı insan yapan temel ve karmaşık fonksiyondur. Düşünce süreçlerinin tamamen normal çalıştığını kabul edersek, kişinin iradesiyle neyi düşüneceğine ve nasıl düşüneceğine dair bir yapılandırma karşımıza çıkmaktadır. Burada iş karmaşık bir hal almaktadır. Düşünce süreçlerinin hangi etkiler altında hangi yollara yöneldiğinin matematiksel kurgusunu ortaya koyabilir ve bunu anlayabilirsek bir takım düşünsel kaynaklı rahatsızlıkların tedavisinde neler yapabileceğimizi daha iyi kavramış olacağız.

Bilinç anlıktır ve tek bir şeye odaklanabilir. Bu bilincin temel açmazıdır. Geniş olarak farkındalık düzeyimizin yüksekliği bilinç ile alakalı değildir. Bilinç, sahayı tarayan bir projektör gibi geçtiği alanlara geçici ve anlık ışık tutar. Projektörü yönlendiren arka yapıdaki karmaşa ve üst idrak seviyesi; projektörün zaman zaman nerede ne kadar duracağını ayarlayan, bilinçle karşılıklı etkileşim içerisinde fonksiyon sürdüren bir yapıdır. Çevrenizdeki herhangi bir şeye odaklandığınızda iradi dikkatinizle o nesne üzerinde düşünce sahibi olursunuz ve bilincin farkındalığı o nesne ile ilintilidir. Zihinde aktif olarak var olan ise o nesnedir. Ancak o nesne etrafında oluşturulan tüm dış dünya, daha önce oluşturulan nesne tasarımlarının hafıza kayıtlarında olduğu gibi kullanılır. Eğer kişi bir odada bir vazoya odaklanmış, vazonun üzerindeki figürleri inceliyorsa, düşüncesi, dikkati ve farkındalığı vazo üzerindedir. Yan tarafında koltuk üzerinde bulunan bir nesnenin oradan düşmesi, uçması veya alınması fark edilmiyorsa, kişi iç dünyasında vazo dışındaki diğer nesnelerin aynılığını ve devamlılığını idrak içerisinde düşünce sürecine devam edecektir. İlginçtir ki bir düşünceye odaklanırken, üzerinde odaklandığımız düşüncenin önem derecesine göre dikkat ve konsantrasyon ortaya çıkar. Önem derecesini ise kişinin kimlik ve kişilik özellikleri belirler. Bu da değişken ve dinamik bir süreçle ortaya çıkar.

Bireysel gelişmemizde belirli bir alandaki nesne veya objelere aşırı bir ehemmiyet vermiş isek, onlara karşı yoğunlaşma o derecede yüksek olacaktır. Bu çok önemlidir, çünkü değişmezliğini kabul ettiğimiz içteki nesne tasarımlarının hafıza kayıtlarında bulunması gibi konsantre olduğumuz nesnenin dışındaki dünyanın aynılığını ve sürekliliğini hep muhafaza ederiz. Ancak civardan bize ulaşan beş duyumuz ile zihnimize intikal eden milyonlarca uyaran, bu konsantrasyonu, idraki ve teğetsel bilinci engelleyemez. Ne zaman ki içteki önem derecesine göre bu gelen bu milyonlarca uyarıdan herhangi birisi özel bir anlam içeriyorsa, yani önem olarak eşik değerin üzerine çıkıyorsa, teğetsel bilinç ilgilendiği olaya değil arka planda duran diğer olaya yönelir. Çünkü o, eşik değeri geçmiş olan ve kendi üzerine dikkatin çekilmesini isteyen diğer bir nesnedir. Birey o nesneye yöneldiğinde vazo örneğindeki gibi vazo arka planda kalır. Diyelim ki vazo ile ilgilenip vazo üzerindeki motifleri incelerken civardan geçen bir sivrisineği ya da içerde ağlayan çocuğu fark edemeyebiliriz. Ancak sivrisineğin ve bebek ağlamasının bizce önem derecesi yüksek ise, vazoya olan ilgi ve odaklanmamız sivrisineğe veya bebeğin ağlamasına yönelebilir. Burada bilinç diğer bir alana kaymıştır. Vazo ve bebek dışındaki tüm dünya daha önce algıladığımız içsel tasarımlarımızın iç dünyamızdaki sürekliliğinden başka bir şey değildir. Fakrında olduğumuz şey vazo üzerindeki anlık teğetsel odaklanmalar veya bebeğin anlık ağlama dilimleridir.

Burada sanki bilinç zamanın en küçük birimi ile var olmakta, onun dışında hemen yok olmaktadır. Bilincin sürekli varlığını devam ettirdiğini sandığımız şey ise hafıza kayıtlarındaki nesne tasarımlarının sürekliliğini muhafaza etmesi duyumudur. Bizi ilgilendiren konu, önem derecelerinin nasıl oluştuğu, önceliğin neye göre verildiği, önem derecesi olarak ehemmiyet verilen algının pozitif mi negatif mi olduğu hakkındaki yorumlama ve ondan kıyas yoluyla yapılan çıkarımdır. Bu kısmı aşağıda detaylı olarak işleyeceğiz.

Anlık teğetsel bilinç fonksiyonları ile hayatı idame ettirmek ve her an yeni bir varoluşu gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu insanda kaos oluşturur. Bunu ortadan kaldırabilmek için insanlar mükerrer defalar yaşadıkları bilinçlenmelerle ve nesne ile ilişkilerindeki bir takım temel kabullerle sürekliliğe ulaşırlar. Bu temel kabuller artık sorgulanmadan kullanılan otomatik kalıplar halini alır. Bunlar artık öğrenilmiş, otomatik kullanılan ve üzerinde düşünülmeyen hayatı kolaylaştırıcı şemalardır.

Temel soru bireyin vazoya mı yoksa sineğe mi odaklanacağı ve vazoya odaklandığında, sivrisineği niçin fark ediyor ya da etmiyor oluşudur. Yine vazoya odaklandığında bundan mutluluk mu doyuyor yoksa sıkıntı mı, vazoya odaklandığında etrafındaki diğer nesnelerin mutluluk veren taraflarına mı odaklanıyor yoksa sıkıntı veren taraflarına mı; etrafındaki nesnelerin kendisine haz ve mutluluk verenlerine mi yoksa sıkıntı verenlerine mi ehemmiyet veriyor olduğudur. Ayrıca konu dönüp dolaşıp çocuğun ruhsal kimliğinin oluşumuna gelmektedir. Kaotik nesne ilişkilerinden kurtulmak isteyen ve her an yeniden var olmak yerine nesne tasarımları sayesinde varlığını ve sürekliliğini aynıyla devam ettiren çocuğun bunlar için birçok aşamadan geçmesi gerekiyor. Konuyla ilgili detaylı bilgileri insanın gelişim evrelerinde anlatmıştık.

Çocuk ebeveynin veya bakıcıların nesne ile ilişki şeklini modeller. Bir ev içerisindeki nesnelerin önemlilik derecesi aile tarafından sanki zımnen kodlanmaktadır. Sehpa üzerindeki kristal vazonun önemliliği ile kül tablasının önemliliği aynı kategoride değildir. Ebeveyn kristal vazoya yaklaşırken jest, mimik ve hareketleriyle pahalı ve önemli bir şeye dokunduğunu zımnen çocuğa göstermektedir. Aynı ilişkiyi kül tablasıyla ortaya koyarken basit bir şekilde kül tablasının önem derecesinin azaldığı görülmektedir. Çocuk kül tablasına uzanıp almaya çalışırken, ailenin yüzündeki tedirginlik ile baba yadigârı kristal vazoyu almaya çalışırken ailenin yüzünde beliren tedirginlik farklı farklıdır. Bu durum ayrı ayrı kodlanmış önemlilik derecesinin farklılığını gösteren bir yapılandırma sürecidir. Biz her ne kadar burada sadece bir vazo ve kül tabağı üzerinden bu örneği göstermiş olsak da bütün sosyal ilişkilerin ikili, üçlü ve tüm nesne ilişkilerinin ehemmiyet derecesi aynı şekilde ruhumuza kodlanmaktadır. Bu kodlanmış sistemi aynen kopya ettiğimizde nesne ile ilişkiler kaotik olmaktan kurtulacak, matematiksel bir sürekliliğe ve geçerliliğe sahip olacaktır. Bebeklik dönemindeki bu kodlama kişiliğin ana temel kabullerini oluşturacaktır. Artık bunların üzerinde düşünmek, fikir yürütmek, yordamda bulunmak ve yeni bir sonuç çıkarmaya gerek yoktur.

Çocuğun modellediği ebeveynin nesne ile ilişkileri sağlıklı ve normal ise çocuğun geliştireceği kişilik örüntüsü o oranda normal olacaktır. Bu temel kabuller üzerine çocuk eşya ile ilişkilerinde bir takım tecrübî bilgiler ve beceriler elde edecektir. Zamansal süreç içerisindeki nesne ile ilişkilerde bu tecrübeler bireye haz duyumu oluşturduğu müddetçe kalıcılığını sürdürürken nesne ile ilişkide sıkıntı ve acı duyulması aynı şekilde o ilişkinin bu bağlamda kodlanması sonucunu doğuracaktır. Önem derecesinin birinci ayağında; anne-babanın önem derecesinin bebeğin ruhuna kopyalanması söz konusu iken ehemmiyet derecesinin ikinci ayağında; çocuğun gelişim evrelerinde nesne ilişkilerinde yaşadığı haz ve elemin şiddet derecesine göre yeni bir kategorizasyon yapılacaktır. Bu kategorizasyona göre de daha sonraki nesne ilişkilerinde ön yargılı olarak yaklaşılarak sonucun o yönde olacağı ihtimali önkabulünden dolayı ya olayı peşinen negatif olarak kabul edilecek ya da acı duymamak için o nesne ile baştan hiçbir ilişkiye girmeyerek ondan kaçınılacaktır.

Bunlar fonksiyonel olmayan davranışlardır. Temel arkaplan öğretileri üzerindeki bir katmanda yer alırlar. Yine bunlar önyargılar, tutumlar ve tabulardır. Birey, yaşamını ve yaşam alanını temelde anne-babadan aldığı temel kabuller çerçevesinde, kendi tecrübeleriyle oluşturduğu fonksiyonel olmayan kabulleriyle birleştirerek yeni bir alan seçer. Bu alan içerisinde yaşamını ve nesne ilişkilerini sürdürür. Bunların devamlılığı kişinin varoluşunu devam ettirir. Ancak bu varoluş bazı bireylerde mutluluk ve keyif halini alırken, bazılarında sıkıntı, bunaltı ve çaresizlik meydana getirir. Temel kabulleri ve ana şemaları sorgulama ve değiştirme imkânı olmadığından yeni olaylarla karşılaştığında otomatik düşünce kalıpları aktive olarak arka plandaki ana yapının işlerliğini devam ettirmeye çalışırlar. Bu da kişinin hayat içerisindeki varlığını sürdürmesine neden olur ve de hiçlik ile yokluk karşısında alınması gereken en önemli tedbirdir. Ancak bireyin ebeveynden aldığı temel kabulleri, tecrübesiyle elde ettiği yargıları ve bunlara bağlı yeni nesne ilişkilerinde otomatik düşünce aktivasyonu bireyi bir sonuca götürür. Bu sonuç sağlıklı bir zeminde gelişmiş ise birey mutlu ve huzurludur. Bu zincirin halkaları patolojik bir yapılandırma şeklinde oluşmuş ise birey mutsuz huzursuz ve sıkıntılıdır. Bizim görevimiz patolojik bir süreç işleyerek oluşturulmuş olan bu bilişsel yapılanmanın hatalı tarafını bularak bu kısımları daha sağlıklı yapılarla donatıp değiştirmeye çalışmaktır. Bu durumda karşımıza savaşılması gereken üç bilişsel katman çıkar:

Birinci katmanda temel kabuller yer almakta ve burada biyolojik öğrenmenin ilk nöronal yollarının meydana geldiği veya bilinçdışı kişilik örgütlenmelerinin dinamik süreçleri bulunmaktadır. İkinci katman ise kişinin olaylar ve nesneler karşısında önyargılı bir şekilde iletişim sistemini oluşturan katmandır. Üçüncü katmanda ise alt katmanın geçerliğini temin edecek otomatik olumsuz düşünceler veya savunma düzenekleri yer alır. Olumsuz otomatik düşünceler göreceli olarak daha kolay düzeltilip olumluları ile ikame edilebilirken, afonksiyonel şemalar ve temel kabullerin değiştirilmesi daha zor ve daha uzun süreli derinliğine çalışmayı gerektirirler.

Klinik Örnek:
Hastam karşımda oturuyordu. Kısa hayat hikâyesini aldığımda üniversite tahsili yapmış ve iyi bir işe girmiş evli ve bir çocuk babasıydı. Oturuşu, jest ve mimiklerinin bana verdiği intiba karşımda ezilen, sıkıntıya girmiş, korkan bir görünüm arzetmekteydi. Hastamın bu tavrını bilişsel süreçler açısından incelediğimde temel kabulünün, yetersizlik ve değersizlik üzerine kurulmuş olduğunu tespit ettim. Daha sonraki yaptığım incelemelerde hastanın çok çocuklu ailesi içerisinde devamlı horlandığını, aşağılandığını, özerkliğinin tanınmadığını ve bu duygularla dolu travmatik bir çocukluk hayatı geçirdiğini gördüm. Bu yetersizlik ve değersizlik hislerini aşabilmek için hayat mücadelesine girmiş, imkânsızı başarmış, büyük şehre gelerek üniversiteyi bitirmiş, bir işe girmiş, ancak bunların hiç birisi kendisinde önemli ve değerli biri olduğu duygusunu oluşturamamıştı. Çevresindeki insanların onu aşağıladığı, ona önemsizmiş gibi baktığı şeklinde ön yargıları vardı. Bu önyargılar perspektifinde o arkadaşlarıyla ilintili olarak birçok olumsuz otomatik düşünce zihninden geçiyordu. Arkadaşları kendisine yakınlık göstermese bunu adam yerine konmadığının ve değersiz olduğunun kanıtı olarak kabul ederken; kendisine yakınlık gösteren arkadaşları karşısında ise onların kendisinin bu durumunu fark ettikleri ve ona acıdıkları için yakınlık gösterdikleri şeklinde bir düşünceye sahip oluyordu.

Bu örnekte de görüldüğü gibi düşünce zinciri çok basittir. Çocukluk döneminde bir ebeveynin yanında kendilerini önemsiz ve değersiz hissedenler onların da aşağılamalarıyla birlikte çok daha önemsiz ve değersiz olduğu hissine dayanan bir temel kişilik yapısı oluşmuştur. Kırsal kesimdeki insan ilişkilerinde birey olarak varlığının tanınmaması her ortam ve mekânda aşağılanmanın ve dışlanmanın mükerrer defa ortaya çıkması, diğer insanlar hakkında temel yargıların ve ön kabullerin netleşmesini getirmiştir. Başkaları onu sevmezdi onu değerli görmezdi. Eğer böyle bir yaklaşım söz konusu ise bunun altında başka bir şey aranmalıydı.

Bu iki yapıyı doğrulayabilmek için ömür boyu düşünce sistematiğini bu çerçevede çalıştırmıştı. Bilgi işleme süreçlerini istediği gibi yanıltarak içteki yapıyı doğrulamaya yönelik farkındalık oluşturuyordu. Nerede negatif olgu var, nerede negatif yorum imkânı varsa, dikkat ve algı otomatik olarak o yöne kayıyordu. Temel kabulleri ve önyargıları değiştirme imkânı olan tüm yaşantılar eşik değerin altında kalıyor, dikkat ve konsantrasyon bunlar üzerine odaklanmıyor ve mecburen algılanan pozitif materyal de hatalı yorumlarla çarpıtılıyordu. Gerçek yapıya baktığımızda yakışıklı, zeki, üniversite mezunu, çok iyi bir evliliği, çok iyi bir işi ve çok iyi bir geleceği olan insan bunları değerlendirmekten ve algılamaktan çok uzaktaydı. Burada zihin tamamen kendini aldatmakta, reel ve objektif yapıyı çarpıtmakta, temel kabullerine uygun bir kişiliğin devamına imkân tanımaktaydı. Ancak bu yapı kişinin ruhsal enerjisini tükettiğinden dolayı birey depresyona girmiş, mutsuzluk ve hüzün doruklara ulaşmıştı. Bize geliş nedeni depresyonuyla ilintili idi.

Böyle bir klinik yapıya yaklaşırken klinik tabloda temel kabuller, afonksiyonel şemalar ve otomatik olumsuz düşüncelerle ilintili bir yapılandırma ağırlıklı ise tedavi uygulamamızı daha çok bilişsel terapiler üzerine odaklamamız gerekir. Bilişsel terapileri bu klinik tablolarda uygulayabilmek için birçok strateji geliştirilmiştir.