Bilişsel Terapiler
Mehmet Tekneci
Birey, Aile, Çocuk Terapileri Enstitüsü
Özet
Bilişsel terapiler Aaron Beck ve Albert Ellis’in çalışmalarıyla 1960lı yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada bilişsel kuramda yer alan kavramlar, bilişsel terapide kullanılan teknikler açıklanmıştır. Ayrıca, bilişsel terapide değişimin nasıl olduğuna da değinilmiştir.
Anahtar sözcükler: Bilişsel terapi, otomatik düşünce, bilişsel çarpıtmalar, şema.
Giriş
Birçok felsefe ve psikoterapi akımı içerisinde bilişsel kurama benzer yaklaşımlar bulunmaktadır. Bilişsel yaklaşımı bir kuram olarak psikiyatri ve psikoterapi içerisinde kullanan Aaron Beck ve Albert Ellis olmuştur. Aaron Beck çalışmalarına psikanalist olarak 1960 yılında, hastaların kaybedilmiş nesneye olan kızgınlıklarını kendilerine yönlendirdiklerine dair benimsenen görüşü deneysel olarak göstermek için rüya içeriklerini analiz ederek ve serbest çağrışım çalışmaları yaparak başlamıştır. Çalışmaların ilk başlarında Beck, hastaların rüyalarında kendilerini yetersiz, kusurlu görmelerini acı çekme isteği olarak yorumlamasının yanlış olduğunu fark etmiş ve hastalarında bilinç düzeyinde söze dökemedikleri olumsuz düşüncelerin de oluştuğunu gözlemlemiştir. Zihinde çok hızlı ve otomatik olan bu düşünceler ile duygular arasında da bir bağlantı olduğunu düşünmüş ve bu bağlantının davranışlar üzerinde de etkili olduğunu gözlemlemiştir. Örneğin Beck, “Kaygılıyım” diyen bir hastaya, şu şekilde yanıt vermiştir: “Kaygılısınız çünkü cinsel isteklerinizle yüz yüze geldiniz ve bunların benim tarafımdan onaylanmayacağını düşünüyorsunuz”. Ancak hasta Beck’in düşündüğünün aksine şöyle yanıt vermiştir: “Hayır, aslına bakarsanız sizi sıktığımı düşünüyorum”. Beck danışanıyla yaşadığı bu durum üzerine, bireylerin biliçdışı fantezilerinden ziyade zihninde hızlıca geçen olumsuz otomatik düşüncelerinin olduğunu fark etmiştir. Böylece hastalarla deneysel olarak çalıştığı depresyon araştırmalarından elde ettiği klinik gözlemler doğrultusunda Beck, psikoanalizden uzaklaşarak bilişsel bir model geliştirmeye yönelmiştir. Beck, 1979 yılında “Depresyonun Bilişsel Terapisi” isimli kitabını yayımlayarak kuramını dile getirmiştir. Depresyon üzerine yaptığı deneysel çalışmalarda, depresyondaki hastalarda kendilik saygısının azalmasının, kayıp duygusunun oluşmasının, mahrum edilme düşüncesinin, kendini eleştirmenin, suçlamanın ve intihar düşüncelerinin bilişsel çarpıtmalarla ilgili olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca Beck, düşüncelerin, keyfi çıkarsama, seçici algılama, aşırı genelleme, abartma ve küçümseme yollarından biri ya da birkaçı kullanılarak çarpıtıldığını ve böylece olumsuz otomatik düşüncelerin oluştuğunu tespit etmiştir.
Albert Ellis’in Rasyonel, Duygusal, Davranış Terapisi
M.Ö. yaşamış olan filozof Epiktetos’un “İnsanlara rahatsızlık veren, olayların kendisi değil, bu olaylara getirdikleri bakış açılarıdır” sözü, Albert Ellis’in rasyonel, duygusal, davranış terapisi yaklaşımının temelini oluşturmuştur. Albert Ellis terapi yaklaşımında, bilimsel düşünmeyi ve düşüncelerin doğruluğu ile ilgili kanıtların ne olduğunu sorgulayan araştırıcı bir yaklaşım ortaya koymuştur. İnsanın düşüncelerini, akılcı ve akılcı olmayan yerleşik düşünceler şeklinde ifade etmiştir. Ellis, bu akılcı olmayan yerleşik düşüncelerin, olayları olduğundan farklı algılamamıza sebep olduğunu ve bunun sonucunda da kişilerde sıkıntı, utanma, incinme gibi sağlığı bozan duyguların ortaya çıktığını belirtmiştir.
Akılcı olmayan yerleşik düşünceleri olan kişiler olayları gerçeklik düzeyinde algılamazlar ve düşüncelerini ya kendilerine ya da başkalarına yönlendirirler. Akılcı olmayan düşünceler, mantık olarak tutarsız, kişiyi amaçlarına ulaşmaktan uzaklaştıran, dayatmacı, olmazsa olmazcı, kuralcı bir yapıya sahiptir. Danışanlara da olaylar hakkında bu gerçekçi olmayan çarpık düşünceleri ve buna bağlı olarak gelişen duygusal sorunların nasıl oluştuğu gösterilir. Akılcı olmayan düşüncelerin üzerine gitme işlemine‘uslamlama’ denir. Buna ‘akıl yürütme’ ya da ‘muhakeme etme’ de denilebilir. Akılcı olmayan düşünceler muhakeme edilirken, ‘Bu düşünceye sahip olmam için ne tür kanıtlarım var?’, ‘Bu düşünce mantıklı bir düşünce mi?’, ‘Böyle düşünmek beni duygusal açıdan olumlu mu etkiliyor?’, ‘Böyle düşünmenin bana bir yararı var mı?şeklinde sorular sorulur. Akılcı olmayan yerleşik düşüncelerin farkında olunmasıyla birlikte, dayatma (olmazsa olmazcı), korkunç görme, dayanamama, katlanamama, kendine ve başkalarına fatura kesme davranışlarından vazgeçilip; akılcı bir düşünce yaklaşımı ile yapabilirim, katlanabilirim, kendimi ve insanları her haliyle kabul edebilirim şeklindeki düşünceler gelir. Buna bağlı olarak uyum bozucu sağlıksız duyguların sağlıklı olumsuz duygulara dönüştüğü (tasalanma, üzüntü duyma, düş kırıklığı, hayıflanma vs.) bir olgunlaşma süreci içine girilir. Danışanların, olabilecek en kötü durumda dahi kendilerini bu şekilde üzmelerine gerek olmadığını görmeleri sağlanır. Danışan, çarpık bir şekilde algıladığı dünya ve olayları, yine aynı şekilde kabullenir ve başa çıkabilirse, hayattaki durumları daha kolay kabullenebilir.
Terapinin amacı; danışana yaşamı içerisinde değiştirebileceği şartları değiştirmeye, değiştirilebilir olmayan durumlara katlanma becerilerini geliştirmesine ve danışanın her iki durumu da ayırt etme yetisini kazanmasına yardımcı olmaktır. Terapinin diğer amacı, danışanın yaşamının tadını kaçıran ve kendine zarar veren bir takım davranışları sergilemesine yol açan duygularının -olumsuz olsa bile- uyumu bozmayan duygulara dönüştürülmesini sağlamaktır.
Akılcı olmayan yerleşik düşüncelerin ‘mutlaka olmalı’ şeklinde bir dayatmacılığı vardır. Dayatmacılık; kişinin kendisine, diğer insanlara ve çevresine ‘–meli, –malı’ tarzında yaklaşmasıdır. Akılcı olmayan yerleşik düşüncelere sahip bireylerin olayları, abartılı bir şekilde olumsuz değerlendirerek, korkunç ve felaket şeklinde görme eğilimleri vardır. Bu durum kişinin sorun çözme becerilerini elinden alır. Çünkü problem çözülemeyecek kadar büyük bir problem olarak algılanır ve sonucunda büyük bir sıkıntı yaşanılarak kişiyi bir şeyler yapmaktan alıkoyar. Akılcı olmayan yerleşik düşünceler, bireylerin, insanları değer biçme ve derecelendirme yaklaşımı ile görmesine neden olur. İnsanı yalnızca görünürde yaptıklarıyla değerlendirmeye ve derecelendirmeye çalışmak, insanın doğuştan bir değerinin olmadığını söylemek demektir. Bireyler, davranışları değildir. Bu yüzden bireyler, davranışlarını kendileri olarak algılamaktan, kendilerine davranışlarına göre değer biçmekten vazgeçmelidirler. Yaşamın gerçek amacı bireyin sürekli olarak kendini kanıtlamaya çalışmasından çok, yaşamdan doyum almasıdır. Her şekilde ve her koşulda birey, başkasının gözüne, sözüne bakmadan; bir şeyleri kazansa da kaybetse de kendini olduğu gibi kabul ederek içsel doyumu hissetmeye çalışır. Bireyin birçok yanılgısı olabilir. Bu nedenle birey, kendisini ayıplamadan, suçlamadan, yerin dibine batırmadan, kendi yanılgılarını düzeltmeye çalışmalıdır. Kendi değerini bulma yaklaşımı, kişinin sone gelmeyen değer biçme, derecelendirme ve bununla ilgili yorumlar yapma, kendini yargılama ve sonunda suçlamaya kadar götüren hatalı bir bakış açısı oluşturur. Kendini kabul eden kişi, hangi koşul olursa olsun kendini sever, kendiyle barışıktır. Böyle bir derecelendirme ihtiyacı hissetmez. Akılcı olmayan yerleşik düşüncelere sahip insanların engellenme toleransları düşüktür. Hayatın içerisinde istemedikleri, sevmedikleri şeylere katlanamadıklarını düşünürler ve zorlanırlar. Hayat belirsizliklerle doludur. Bu belirsizlikler içerisinde hoşa gitmeyen birçok istenmeyen olay ve durumlarla karşılaşabiliriz. Terapide yapılmak istenen akılcı olmayan yerleşik düşünceleri değiştirmektir. Akılcı olmayan yerleşik düşüncelerin üzerine gidilir ve tartışılır. Danışanlar, kendi akılcı olmayan yerleşik düşünceleriyle yüzleştirilir. Danışana yeni bir bakış açısı ve yaşam felsefesi oluşturulur. Danışanlara, ‘kötü sonucu göze alma’ ve ‘utanca saldırma’ ile ilgili alıştırmalar ve ödevler verilir. Olumsuz bir durumun olacağı ve başarısızlık korkusunu yaşayan danışana, başarısızlığı yaşamadıkça onunla ilgili akılcı olmayan yerleşik düşüncelerinin değişmeyeceği ve kendisinin hep kaçınma davranışında bulunmak zorunda kalacağı anlatılır. Olumsuz durum diye hissettikleri şeylerin korkunç bir şey olmadığı ve kendilerini küçük düşürmeyeceği de göstermeye çalışılır. Danışanlar, hayatın içerisinde birçok sorunla yüz yüze kalmaktadırlar. Bu nedenle danışanlara, sorun çözme becerileri de kazandırılmaya çalışılır. Her aksilik için mutlaka yapılacak bir şeyler vardır. Sorunları çözebilmek için bir takım beceriler geliştirilmelidir. Öncelikle bir sorunu fark edebilme becerisi geliştirilmelidir. Sonrasında, sözel ve sözel olmayan ipuçlarından başkalarının duygularını yorumlayabilme, mevcut durumun koşullarını algılayabilme kapasitesi geliştirilmelidir. Bundan sonra, ters giden bir durum karşısında bir an için durma ve düşünme becerisini geliştirmek gelmelidir. Neler yapılabileceğini düşünmeye, bir çözüm bulmaya çalışmaya, başka çözüm yollarının olup olmadığını düşünmeye, birden fazla çözüm alternatifi üretmeye çalışılır. Ve sonra üretilen bu çözüm önerilerin sonuçlarının neler olabileceğinin düşünülmesi gerekir. Üretilen çözüm etkili olmamış ise başka ne yapılabileceği düşünülür. Olası durum değiştirilemiyorsa, baş etme ve tahammül gücünü artırma becerileri üretilmelidir. Danışanın çevreye uyumunu sağlayacak ve geliştirmesi gereken becerilerden biri de ‘kendini ortaya koyma davranışı’dır. ‘Kendini ortaya koyma davranışı’, saldırgan ve kendini savunucu bir tutum sergilemeden, bir kişiyle direk konuşarak, kendisinin tutum ve davranışlarını değiştirmesini istemesidir. Danışanın ‘kendini ortaya koyma davranışı’nı geliştirmesi hayatı ile ilgili olaylara müdahil olmaya ve çözüm üretmeye büyük bir katkı sağlayacak önemli bir beceridir. ‘Kendini ortaya koyma davranışı’nı sergileyebilmek için hayır demeyi öğrenmek, konuştuğumuz kişinin yüzüne bakarak ne çok yüksek ne de çok alçak bir sesle konuşmak, karşımızdaki kişinin direk kendisini eleştirmek yerine davranışlarını eleştiren bir yaklaşım içinde olmak gibi becerilerin geliştirilmesi gerekmektedir.
Başlık
Aaron Beck ve Albert Ellis ile birlikte anılan ‘bilişsel kuram’, 1980’de büyük gelişim göstermiş ve birçok klinisyenle zenginleşmiştir. Bilişsel ekol, bilgi işleme modeline dayanır. Bilgi işleme süreçleri duyu, algı ve bilişten oluşur. Duyu organlarıyla iç ve dış dünyadan gelen uyaranlar algılanır. Her alıcı değişik enerji biçimine tepki gösterir. Her uyaran için özel reseptörler (alıcılar) vardır. Görsel alıcılar belirli dalga boyu ışığa, koku alıcıları gaz halinde bulunan kimyasal maddelere, tat alıcıları sıvı içindeki kimyasal maddelere, ısı alıcıları deri ısısındaki değişimlere ve işitme, dokunma, ağrı, kinestetik duyu alıcıları belirli mekanik uyarıcılara duyarlıdır. Her reseptör sinir hücresine bağlıdır ve duyu organlarındaki sinir hücrelerine gönderilir. Alıcı uyarıldığında uyarıcı enerji, elektrik enerjisine dönüşür. Elektrik enerjisi yüksek düzeyde olduğunda sinir hücresi ile bağlantılı sinir liflerinde sinir akımı başlatılır. Aksiyon potansiyeli (sinir akımı) sinir sistemi boyunca ilerler ve sonra serebral kortekse (beyin kabuğuna) gelir. Uyaranlarla oluşmuş duyusal bilginin beyin tarafından örgütlenip yorumlanmasına ‘algı’ denir. Bu aksiyon potansiyelinin (enerji akımının) işlevi, duyularla algıların zihinsel tasarımlara dönüşümünü sağlamaktır. Duyularla algılardan gelen veriler işlenerek, algılama, hatırlama, düşünme, dil, tutumlar, değer yargıları, beklentiler ve problem çözme stratejileri gibi biliş (kognisyon) dediğimiz karmaşık zihinsel süreçler oluşur.
Bilişsel kuram olayların kendinden çok algılanma ve yorumlanma tarzına önem verir. Duyularımızla alınan uyaranların algılanması, bilgiler orijinal halinin dışında algılanmakta ve yorumlanmaktadırlar. İnsanın psikolojik sorunlarının, kendi yaşantısı ve geleceği ile ilgili mantık dışı, gerçek dışı, algı, inanç ve yorumlardan kaynaklandığı savunulur. Yani bireyin yaşadığı sorunlar, olayların kendisinden değil, o olayları algılama ve değerlendirme biçiminden kaynaklanmaktadır.
Bilişsel kuram bireyin bilişsel yapısının, olumlu ya da olumsuz otomatik düşüncelerden, fonksiyonel ya da afonksiyonel şemalardan (ara kurallar ve beklentiler), olumlu ya da olumsuz temel kabullerden oluştuğunu kabul eder. Fonksiyonel ya da afonksiyonel şemalar ve olumlu ya da olumsuz temel kabuller ‘şemalar’ olarak ifade edilir. Zihnimizdeki düşünceler; ya bir olay ve bir durum karşısında düşünmeyi isteyip tercih ederek yönlendirdiğimiz düşüncelerden ya da herhangi bir şey olmadan, yönlendirme yokken kendiliğinden ortaya çıkan otomatik düşüncelerden oluşur. Bu otomatik düşüncelere eşlik eden duygular vardır. Otomatik düşünceler bazen fark edilmez bile. Ancak bu otomatik düşünceler, duyguların üzerine gidildiğinde fark edilir. Otomatik düşünceler zihinde çok hızlı akan anlam kümeleridir. Her zaman verbal (sözel) tarzda olmayabilir. Olumlu ya da olumsuz otomatik düşüncelerin altında, kişinin fonksiyonel ya da afonksiyonel şemaları (ara inanç, kural ve beklentileri) ve olumlu-olumsuz temel kabulleri mevcuttur. Fonksiyonel veya afonksiyonel şemalar (ara inanç, kabul ve beklentiler); ya bireyin doğrudan, yaşadığı olayları tecrübe etmesiyle ya da hayatın içerisindeki gözlemlerinden kaynaklanan kanaatleriyle diğer insanlardan edinilen bilgilerin kabul edilerek öğrenilmesiyle kurulmuştur. Afonksiyonel şemalar tamamen uyum bozucudur. Afonksiyonel şemalar, bireyin hayatını çekilmez bir hale getirir, hayatı ve kendisini çarpık algılamasına neden olur.
Afonksiyonel şemaların sebebi; kişinin erken çocukluk anıları ve yaşantılarıyla oluşmuş olan olumsuz temel kabullerini telafi etme çabası olarak görülmektedir. Çünkü insan epigenetik olarak temel kabullerinin olumsuz olmasını kabullenemez. Temel kabuller; insanın kendisini, diğer insanları ve çevreyi algılaması, anlamlandırması ve yorumlaması ile erken çocukluk dönemi yaşantı ve deneyimleri sonucu oluşur.
Beck temel kabulleri; çaresizlik ( güç, başarı, performans yetersizliği ile ilgili olanlar ), sevilmeme (duygusal eksikliklerle ilgili olanlar) ve değersizlik (ahlaki eksiklik, suçluluk) adı altında üç ana grupta toplamıştır:
Çaresizlik; yetersizim, etkisizim, yeteneksizim, beceriksizim, baş edemem, güçsüzüm, kontrolsüzüm, değişemem, sıkışmışım, kıstırılmışım, kurbanım, dayanıksızım, zayıfım, muhtacım, kolayca incinebilirim, aşağıyım, başarısızım, kaybederim, yeterince iyi değilim, diğerleriyle boy ölçüşemem gibi kalıp düşüncelerden oluşmaktadır.
Sevilmeme; hoşlanılmayacak, istenmeyen, çirkin, sıkıcı biriyim, diğer insanlara verebilecek hiçbir şeyim yok; sevilmiyorum, istenmiyorum, önemsizim; her zaman reddedileceğim, terk edileceğim, hep yalnız kalacağım; farklıyım, kusurluyum, sevilecek kadar iyi değilim şeklindeki kalıp düşüncelerden oluşmaktadır.
Değersizlik; değersiz, kabul edilemez, kötü, hasta, bozuk, hiç, pisliğim; tehlikeli, zarar verici, zehirli, kötü ruhluyum; yaşamayı hak etmiyorum gibi kalıp düşüncelerden oluşmaktadır.
Temel kabuller olumlu ve olumsuz halleriyle yan yana bulunur. Kişilik bozukluklarında olumsuz temel kabuller ön plandadır. Sağlıklı bireyler, yaşanılan travmalarla birlikte sahip oldukları olumsuz temel kabulleri aktif hale geçebilmektedir. Bireyin bilişsel yapısındaki olumsuz temel kabuller ve afonksiyonel şemalar, bireyin düşüncesini yapılandırır. Bununla birlikte, bilgiyi işleme sürecinde yanılgılar oluşur ve bu hatalı işleme sonucunda da olumsuz otomatik düşünceler meydana gelir. Bilişsel çarpıtmalar şu şekildedir:
- Keyfi çıkarsama
- Seçici algılama
- Olumlu şeyleri küçültme
- Olumsuzu büyütme
- Aşırı genelleme
- Olması gerekenler
- Kişiselleştirme
- Suçlama
- Etiketleme
- Ya hep ya hiç tarzı düşünme
- Felaketleştirme
- Duygusal muhakeme ( duygudan sonuca ulaşma )
- Haksız mukayese
- Pişmanlık
Terapist‘Geri zekâlı danışan olduğumu düşünüyor’ şeklindeki düşünme tarzı‘beyin okuma’ya, ‘Okulu bitiremeyeceğim’ şeklindeki düşünme tarzı ‘falcılık’a, ‘Ben başarısızın tekiyim’ şeklindeki düşünme tarzı ‘etiketleme’ye, ‘Üniversiteyi bitirmem önemsiz’ şeklindeki düşünce tarzı ‘küçültme’ye, ‘Boşanmak tamamen benim hatamdı’ şeklindeki düşünce tarzı da ‘ kişiselleştirme’ye örnek olarak verilebilir.
Bilişsel terapistlerin çoğu, kişilerin olumsuz otomatik düşünceleri ve davranışları üzerine odaklanıp çalışmalarını bu yönde sürdürürler. Diğer yandan bireyi, öfke, suçluluk ve çökkünlük gibi sağlıksız duygulara, bu duyguların etkisiyle oluşan düşüncenin ve davranışın da altında yatan temel kabuller daha fazla önem arz etmektedir. Terapist, her danışanın kendine özel temel olumsuz kabulleri, afonksiyonel şemaları olduğunu düşünmeli ve terapi sürecinde de danışanın kendine özel bu temel olumsuz kabulleri ve afonksiyonel şemaları ortaya çıkarmaya çalışmalıdır.
Bilişsel terapilerde yüzleştirme, model alma, davranışsal prova, gevşeme eğitimi, aktivite listesi, dereceli görev tahsisleri, girişkenlik eğitimi, iletişim ve dinleme teknikleri, kendilik pekiştirmeleri gibi davranışçı terapi yöntemleri de uygulanmaktadır. Bunun dışında olumsuz düşünceyi belirleme, olumsuz düşünceyi sınıflandırma, dikey iniş tekniği, temel kabul ve afonksiyonel şemaları belirleme, çifte standart tekniği, düşüncenin doğruluğunun neyi ifade ettiğini araştırma, bir işin kar zararını inceleme, münazara tekniği, alternatif bir açıklama arama, düşünceyi oluşturabilecek yeterli bilgiye sahip olup olmamayı irdeleme, çözüm üretici yaklaşımı kullanma, gerçeği kabul etme, düşünceyi destekleyen ve reddeden kanıtları inceleme, düşünceye bağlılık ve hissedilen duygu derecesini belirleme bilişsel tedavi tekniklerine dahildir.
Terapist, her danışan için aynı çözüm yolunu kullanmaya çalışmak yerine, danışanın olaylar ve durumlara ilişkin öznel şemalarını ve sorunlarla başa çıkma tarzını, sosyal durumunu da göz önünde bulundurarak açılım yapması gerekmektedir.
Dowd; insan gelişiminde anne-baba gibi ilk bakıcıların oynadığı önemli role, temel sorunların gelişiminde insan bilgisinin yapısal doğası ve bilinçdışı bilginin insanın otomatik düşünceleri üzerindeki rolünü dile getirerek psikodinamik kavramların geri dönüşüne dikkat çekmiştir.
Bilişsel gelişimsel yaklaşım; bilişsel faaliyeti, bireylerin zaman içerisinde çevresiyle sürekli etkileşimler yoluyla aşamalı olarak oluşmuş ve farklılaşmış bir yapı olarak kabul eder. Bu etkileşimler sayesinde şemalar denilen düzenli bilgi yapılarına anlam sağlayan ve düzenleyen bilinçdışı kurallar ve sürmekte olan deneyimler bir tutarlılık oluşturur. Şemalar veya düzenli bilişsel kurallar, insan faaliyetlerinin yönetici etmenleridir. Bilişsel etkinliğin çoğu bilinçdışı, sözsüz ve örtülüdür. Bilinçdışı, sözsüz ve örtülü bilgiye ulaşmak zordur. Bilinçdışı bilginin, örtülü öğrenmenin değişimi sözel olmayan terapiler, imajinasyon, beden terapileri, hipnotik koşutlamayı içerir.
Direnç, bilişsel sistemi psikolojik düzensizliğe ve temel kimlik ve kendilik kavramı yapılarının kaybolmasına neden olan çok hızlı değişimlerden korumak için gerekli olabilir. Bilişsel dirençten dolayı küçük ve yineleyen adımlar, büyük ve bir kez yapılan müdahalelerden daha etkili olabilir. Hipnoterapötik metotlar direnci çözmekte faydalı olabilmektedir. Şemaların bilinçdışı olması ve temel kimlik amaçlarının korunmaya çalışılması, direnci pekiştirebilir. Değişim, bilinçdışı engellenmek istenmesine rağmen devamlılık ve hasta ile işbirliği direnci kırmak için önemli yaklaşımdır. Değişim bilinçdışı olarak engellenmeye çalışılmasına rağmen, devamlılık ve hasta ile işbirliği kurularak oluşan bu direnç kırılabilmektedir. Jeffrey Young şema anketi ile şemaları belirlemeye yardımcı olmuştur. Young; otonomi, bağlanmışlık, layıklık, sınır ve standartlar gibi 5 ana grup olmak üzere erken dönemdeki uyumsuz şemaları tespit etmiştir. Bunlar;
1) Bağlanmışlık
a. Ayrılma dışlanma
b. Terk edilme, tutarsızlık
c. Kuşkuculuk, kötüye kullanma
d. Duygusal yoksunluk, kusurluluk
e. Sosyal izolasyon
2) Otonomi, Yeterlilik, Kimlik Algısı
a. Duyarsızlık
b. Yapışıklık, içiçecilik /gelişmemiş benlik
c. Başarısızlık
d. Bağımlılık
3) Gereksinim ve Duygu İfadesi Özgürlüğü ( başkalarına yönelimlilik ve diğergamlık)
a. Boyun eğicilik
b. Fedakârlık
c. Onay arayıcılık
4) Gerçekçi Limitler ve Özdenetim (zedelenmiş sınırlar)
a. Haklılık
b. Yetersiz özdenetim.
5) Kendiliğindenlik ve Oyun (aşırı duyarlılık – başkaldırma )
a. Yüksek standartlar
b. Karamsarlık
c. Aşırı kontrol ( duyguları bastırma )
d. Cezalandırıcılık
Bilişsel – gelişimsel hipnoterapistler bilinçdışı bilgiyi tespit etmek amacıyla;
1) Hipnotik transta güdümlü hayal kurma tekniğini kullanırlar. Örneğin; sosyal iticilik şemasına sahip görünen bir hastanın kendini sosyal toplantıda yabancılarla sohbet ederken hayal etmesi istenir. Hipnotik hayal kurma tekniği boyunca duygu durum şiddetine göre hiyerarşik sıra belirlenmiş olur.
2) Golden ve Friedberg (1986), hipnoterapi anımsatıcı imajinasyon tekniğini tanımlamışlardır. Danışandan, kendisi açısından stresli iş ortamını hayal etmesi istenerek, danışandaki yetersizlik, başarısızlık şemaları düşünceleri ve duyguları harekete geçirebilir. Yukarıya alınabilir.
3) Erken dönem uyumsuz şemaları belirlemeye ve değerlendirmeye yönelik diğer bir başka hipnotik telkin “Yaş Geriletme”dir. Yaşamın ilk yıllarındaki olayların belirlenmesi, spontane gelişen şemanın yeniden değerlendirilmesi sürecine başlamak için yeterli olabilir. Yaşamın ilk yıllarındaki bu şemaların değiştirilmesi mevcut gerçeklikte tekrar tekrar yapılacak mukayeseyi gerektirir.
Temel bilişsel şemaları değiştirebilmek için;
1) Değiştirme ve başa çıkma imajinasyonu
2) Yaş ilerletme tekniği
3) Duyarsızlaştırma ve taşıma imajinasyonu
4) Bilişsel prova tekniği: Hasta kendini, seçtiği bir konuda farklı ve daha uyumlu bir şekilde hayal eder.
5) Hayali diyaloglar yaratma tekniği.
6) Duygusal katarsis. Hipnoz, danışana olumsuz duygu durumunu, kendisine kültürel ve ailevi sebeplerle yasaklanan şeyleri ifade etmesine izin verir.
7) Yaş geriletme ve geçmiş anıların gözden geçirilmesi. Bilişsel şemaları belirlemek ve onları değerlendirmek için de kullanılır. Tekrar yapılandırmak için hipnoz telkini kullanılmalıdır.
Dowd (1992)’a göre çocuklar, küçük ve zayıf, yetişkinler ise onlara göre çok daha güçlü göründüklerinden, çocuklar kendilerini çaresiz ve korkak hissederler. Yaş ile birlikte büyük, daha güçlü ve daha kuvvetli olunur. Fakat çoğu kez eski korku duyguları kalıcı olur. Bazen; en sonunda büyüyüp bir zamanlar bize çok büyük ve önemli görünen bir kişi kadar olunduğunun farkına bile varılmaz. Yine de hala korkak ve çaresiz bir çocuk gibi hissedilebilir. Fakat yetişkinler olarak çocukların korktukları şeylerden korkulmaması gerekir.
8) Geçmiş anıların değiştirilmesi
9) Hipnotik (karşıt) koşullama. Stresli durumun genellikle gevşeme gibi zıddı bir tepki ile eşleştirilmesi.
Terapi sürecinde direnci kırıp danışana yardımcı olmak adına yapılan bu hayal kurma ve hipnoz çalışmalarına rağmen hastaların bir kısmı karşımızda direnmekte, davranış terapisi teknikleri ve bilişsel tedavi teknikleriyle ortaya çıkarılan olumsuz otomatik düşünceler, afonksiyonel şemalar ve olumsuz temel kabuller danışan tarafından dışlanmakta ve kabul edilmemektedir. Çünkü direnç bilinçdışı dinamiklerle işleyen bir durumdur. Hastayı ne kadar bilgilendirirseniz bilgilendirin, hastaya ne kadar bilişsel içgörü kazandırırsanız kazandırın, hasta çocukluk dönemindeki deneyimlerini, anne-baba-çocuk üçgenindeki temel yapıları, yaşantısında hep tekrarlamaktadır. Bu durumu akıl, mantık bilgi ile değiştirmeye çalışmak kimi hastalar için imkânsızdır. Bu deneyimler, aktarım yoluyla terapist üzerinden seanslarda tekrarlanarak terapistin olgun ve sağlıklı yaklaşımlarıyla terapide normalleşir. Bu terapi yöntemine psikodinamik yaklaşım modeli denir.







