Grup
terapisi çalışması yaptığımız bir günde gruba davet ettiğimiz
yeni bir üye, grup seansına geç katıldı. Bu yeni grup üyemizi
grubun içine aldıktan sonra, hiçbir tanışma merasimi yapmadan
bu üye ile ilgili çalışmaya başladık. Yeni gelen bu üyemiz hakkında
hiçbir bilgi sahibi olmayan diğer grup üyeleri, bu yeni üye hakkında
yoruma davet edildi. Onlardan, görüntüsel yapısı ile bu üyenin
kendilerine hissettirdiği duyguları, hiçbir sansüre tabi tutmadan
diğer üyelerle paylaşması istendi. İlk defa görülen bir şahıs
hakkında insanların fikir yürütmeleri oldukça ilginçtir. Grup
üyelerimiz, gruba yeni katılan ve hakkında hiçbir şey bilmedikleri
bu yeni üyenin kendilerine hissettirdiği duyguları, çağrıştırdığı
düşünce ve anıları ifade ettiler. Herkes gelen şahıs ile ilgili
birbirinden ilginç ve farklı yorumlar yapmaktaydı. Yorumlardan
bir tanesi oldukça ilginçti. Bu üyemize, gelen yeni üyemiz ile
ilgili olarak ne hissettiği sorulduğunda özetle şöyle cevap verdi:
“Dış kapı açılıp bu arkadaş salona girdiğinde, onu görür görmez
içimde büyük bir hınç ve öfke kabardı. Tanımadığım bu şahsa karşı
çok büyük bir kızgınlık hissettim. Sebebini önce anlayamadığım
bu duygularıma biraz daha yaklaşınca, kızgınlığımın gerçekte o
şahsa değil ağabeyime karşı olduğunu fark ettim. Neden diye kendime
sorduğumda ise; gelen şahıs kış günü tertiplenen bir grup terapisine
katılmıştı. Salona girdiğinde kulaklarını da örten püsküllü bir
berenin başına geçirilmiş olduğu, kalın bir paltonun ve altındaki
boyun atkısının boğazı tamamen kapatmış olduğu bir şekilde salona
girmişti. Kafasına taktığı bere, benim ağabeyimin takış stili
ve benzeri idi. Ağabeyime karşı büyük bir kızgınlık ve öfke duyuyordum.
Bir erkek ve bir kızdan oluşan kardeşlerimden erkek olan ağabeyim,
çok başarılı bir tahsil hayatından sonra üniversiteyi bitirdiği
halde çalışma hayatına atılmamış, sabahtan akşama kadar evde oturur
bir vaziyette idi. Ailenin tüm ikaz ve zorlamalarına rağmen akşama
kadar evde oturuyor, başına geçirdiği bir bere, giydiği bir palto
ile yatağın içine giriyor, yataktan dışarı çıkmıyor, saatlerce
çekirdek çıtlatıyordu. Bu arada benimle alay ediyor ve dalga geçiyordu.
Ağabeyimin bu durumuna çok üzülüyor, çok büyük bir potansiyel
sahibi olduğunu bildiğim ağabeyimin bu şekilde kendisini heder
etmesine anlam veremiyor ve öfkeye kapılıyordum. İşte grup terapisine
gelen yeni misafirimiz, sanki yabancı biri değil ağabeyimdi. Misafirin
beresi ile kurulan irtibat ile ağabeyime hissettiğim tüm duygular
bu şahsa karşı hissedilmişti. Hissettiğim duyguların hiç bir objektif
tarafı ve kanıtı yoktu; çünkü bu insanı ilk defa burada görüyordum,
nasıl bir insan olduğunu bilmiyordum…”
Daha
sonra bu yorumları dinleyen yeni üyemiz tanımadığı grup üyeleri
hakkında hissettiği duyguları onlara ifade etti. Kendisi hakkında
negatif yorum yapan grup üyelerine karşı negatif ağırlıklı bir
yorumlama, kendisine pozitif duygularla yaklaşan diğer grup üyelerine
ise pozitif yorumlarla dolu duygu ve düşüncelerini dile getirdi.
Burada
ne olmuştu? Burada tam bir aktarım söz konusudur. Aktarıma karşı
da, karşı aktarım gelişmiştir. Aktarım, ilk nesne ilişkileri döneminde
anne veya bakıcılarla yaşanan ikili ilişkilerin, daha sonraki
hayatımızda çeşitli insanlar üzerinde aynı bağlamda yaşantılanmasıyla
ilişkili olarak kullanılan teknik bir terimdir. Duygularımızı
aktardığımız bireyin bize karşı hissettiği duygular ise karşı
aktarım olarak nitelendirilir. Aktarım ve karşı aktarım yine çok
çeşitli bağlam ve perspektiften ele alınabilir. Çoğul faktörlerle
de izah edilebilir. Biz burada öncelikle bir psiko-terapötik süreç
içerisinde yer alan hekim ile hasta arasında, hekim ile danışan
arasında, hekim ile analizan arasındaki aktarım ve karşı aktarımı
ele alacağız. Ardından aktarım ve karşı aktarımı, bir bireyin
günlük hayatında diğer insanlara karşı içsel çatışmalarını yansıtması
anlamında ele almaya çalışacağız. Daha da ötesinde aktarımın kurumlara,
eşyaya, soyut kavramlara ve sanatsal faaliyetlere kadar değişebilen
türlerinden de bahsetmeye çalışacağız.
Aktarım
ve karşı aktarım terimi, psikoterapi literatürüne daha çok Freud
ve takipçileri tarafından sokulmuştur. Bu manada klasik psikanalitik
tedavinin başarıya ulaşabilmesi için aktarımın ortaya çıkarılabilmesi
gerekir. Aktarım klasik psikanalitik ve çoğu dinamik kuramının
temel tedavi eksenidir. Aktarım oluşmadan bir tedaviden bahsetmek
mümkün değildir. Bir takım şikâyetlerle analize başvuran bir birey,
ilk nesne ilişkilerinden oluşturduğu duygularını analiste yönlendirir.
Bu duygulardan yola çıkan analits de yorumlar yaparak analizanın
iç görü geliştirmesini, duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını
tanımasını sağlar. Bu tanıma sayesinde bireyde farklılaşma ve
iyileşmeler ortaya çıkar. Bunların oluşabilmesi için bir terapötik
çerçevenin meydana getirilmesi gerekir.
Klasik
dinamik kurama göre aktarımın rahat bir şekilde dirençsiz ve kısa
bir sürede oluşabilmesi için analistin yerine getirmesi gereken
birçok sorumluluğu vardır. Analist, muayenehanesinin düzenlenmesinden
analizan ile olan her türlü ilişkisinin boyutuna kadar en ince
ayrıntıya dikkat etmelidir. Böyle bir uygulamanın nedeni analist
ve analistin çalıştığı çalışma ortamının analizana farklı çağrışımlar
yaptırmayacak nötralitede olması ve analiz süreci boyunca da hiç
değişmemesi gereğidir. Analistin görevi, mümkün olduğu kadar boş
bir ekran halini muhafaza etmektir. Analistin hiçbir fikri, düşüncesi,
davranışı, tutumu, inancı, kanaati ve değer yargısı bu süreci
engelleyecek şekilde olmamalı, bilakis analizanın tüm düşünce,
dürtü ve duygularını rahatlıkla ifade edebileceği bir serbest
alan yaratılmalıdır. Onun için çalışılan mekân ve mekâna konan
objeler, olabildiğince nötr olmalı, analistin bireysel kimliğini,
inanç ve değer yargılarını yansıtmaktan uzak bulunmalıdır.
Freud
kendisine müracaat eden hastalarının sıkıntılarını dinlerken kendi
yüz ifadesinden onların etkilendiğini, duygu ve düşüncelerini
sansüre tabi tuttuklarını ve deforme ettiklerini gözlemlemiştir.
Bunun üzerine hastalarıyla yüz yüze görüşmek yerine onları, kendisini
göremeyecekleri bir pozisyonda oturtmuş ve serbest çağrışıma davet
etmiştir. Önceleri kuşku ile divana uzanan hastalar, bu kuşkularından
arındıktan sonra hekimi bir boş ekran olarak algılamakta, yargılanmayacağına
emin olduktan ve bir süperego konumuna düşürülmediğini gördükten
sonra analiste karşı daha açık ve konuşabilir hale gelmişlerdir.
Analist bu durumda nesnel, bireysel kimliğinden sıyrılmakta ve
artık boş bir ekran halini alabilmektedir. İşte bu boş ekran üzerinden
kişinin aktarımı gerçekleşecektir. Analiste karşı bir takım duygular,
düşünceler ve davranışlar ortaya çıkacaktır. Bunların hepsi, bireyin
kendi geçmişinden tanıdığı aktarım malzemelerinin boş ekran olarak
duran analiste yansıtılmasından başka bir şey değildir. Aktarım
başlamıştır ve analiste karşı bir fantezi veya bir fantezik hikâye
hayata konmaya çalışılmıştır. Sanki bu, bir tiyatro oyunu veya
sahnelenen bir orta oyunudur. Analist olanı biteni izlemekte,
kendi hakkında yapılan olumlu veya olumsuz tüm aktarımları değerlendirmekte,
bunların arkasındaki hikâyeyi veya formülasyonu çözmeye çalışmaktadır.
Kendisi üzerinden işlenen bu hikâyeyi veya formülasyonu zihninde
çözdükten sonra hastanın değişimini yaratacak olan yorumlara girişme
sürecine başlayabilir. Yorum, hastanın yaşadığı aktarım sürecinde,
gerçeklere çok yaklaştığı bir anda hekimin son bir darbe ile kişinin
farkındalığının artırıldığı çalışmalara verilen isimdir. Yorum,
iç görüyü ve tedaviyi gerçekleştirir.
Boş
bir ekran olarak ortaya çıkan analist veya hekim, hastanın olumlu
aktarım nesnesi olabileceği gibi olumsuz aktarım nesnesi de olabilir.
Analizan öncelikle anne, ardından ödipal üçgendeki kişilerle ilişkiler
ağına göre nesne ilişkilerini hekimine veya analistine yansıtacaktır.
Yansıtmanın içeriğine göre bu yansıtma ya pre-ödipal özellikler
ya da ödipal özellikler taşıyacaktır. Pre-ödipal ve ödipal yansıtmanın
içeriğinde ya olumlu ya da olumsuz bir aktarım süreci devreye
girecektir. İlk nesne ilişkilerindeki anne veya baba ile yaşanan
olumlu duygusal yapılanma sanki bir regresyon (gerileme) gibi
analistin veya hekimin şahsında tekrar canlanacaktır. Bu durumda
analist idealize edilecek, yüceltilecek ve bir aşk objesi halini
alacaktır. O her şeyin üzerindedir, o bağlanılan nesnedir, o vazgeçilemeyecek
olandır. Bir bebeğin annesi ile kaynaşma özlemi gibi analizan
da analisti ile kaynaşmak ve iç içe geçmek ister. Analistinden
de aynı şekilde karşılık bekler. Böyle bir karşılığı alamayınca
da ağır hayal kırıklıkları ve früstrasyon yaşar. Analist bu dönemi
çok iyi idare edip hastayı ilerletmelidir. Eğer bunu başaramazsa
ağır früstrasyonlara bağlı intihara kadar gidebilecek bir süreci
tetiklemiş olabilir.
Olumsuz
aktarımda ise nesne ilişkileri bağlamında ilk nesnelerle kurulan
negatif duygulanmaların veya kötü kendilik ve nesne ilişkilerinin
bu boş ekranda canlanması söz konusudur. Analist veya hekim çok
kötü, kaba, adî, vahşi ve zalimdir. Birey buna inanmaktadır. Fakat
bireyin egosunun bir tarafı, terapiyi devam ettirmekte ve süreci
tamamlamaya çalışmaktadır. Olumsuz aktarımın yoğunlaştığı durumlarda
hekime karşı saldırganca tavırlar kendini çok çeşitli boyutlarda
ortaya koyabilir.
Olumlu
veya olumsuz aktarımlarda aktarımın şiddet derecesi, basit bir
rüya içeriği ile kendini ifade edebileceği gibi analiste karşı
ilan-ı aşk etmekten, cinsel birlikteliği arzulamaktan, onu öldürmeye
kadar varabilecek geniş bir spektrumda yer alabilir. Özellikle
tehlikeli aktarımlar olumlu ve olumsuz anlamda pre-ödipal dönemlerden
kaynak alan aktarımlardır. Dinamik yapı içerisinde karşı aktarım,
farklı bir bağlamda ele alınmaktadır. Her analist, analizden geçmelidir.
Kendi içindeki problemlerini, çatışmalarını ve nesne ilişkilerinin
ne olduğunu kavrayabilme yeteneğini haiz olmalıdır. Kendini analizden
geçirmeyen ve kendi iç dünyasının farkına varamayan bir analist,
tedavi süreçlerinde çok ciddi hatalar yapabilir. Bunun da nedeni
karşıya aktarımdır. Nesne ilişkileri bağlamında kendi bireysel
patolojilerini bilmeyen, kendi düşünce, duygu ve davranışlarını
mutlak doğrular olarak kabul eden bir analist, analizanı ile girdiği
terapötik süreçte analizana karşı bir takım duygu, düşünce ve
dürtüler hissedecektir. Bunlar analizanın kendinde çağrıştırdığı
aktarım duyuları mıdır, yoksa kendi içindeki patolojik bir yapılandırmanın
sonunda karşı tarafa yüklediği bir anlam etkisiyle ortaya çıkan
karşı aktarım duyguları mıdır? Analist bunun ayrımını yapabilmeli,
kendi aktarım duygularını kontrol edebilmeli ve karşı tarafın
kendine hissettirdiği aktarım duygularından yola çıkarak da analizanı
analize tabi tutup, yorumlarla onu şifaya kavuşturabilmelidir.
Dinamik
teoriye göre bütün rahatsızlıkların kaynağı, pre-ödipal ve ödipal
dönemdeki anne ve ebeveynlerle ilişkili nesne ilişkileri sürecinin
hatalı yapılandırılmasından kaynaklanmaktadır. Ana kalıp, ana
kurgu, ana model hatalı olduğu için daha sonraki tüm ilişkilerde
bu hatalı modelin biteviye tekrarını görmek mümkündür. Birey,
bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba ile sıkıntılarından arınmaya
çalışmakta ama modeli değiştirmek gibi bir iç görüsü olmadığından
aynı hataya her seferinde tekraren düşmektedir. Bunun tek istisnası
terapi sürecinde hekimin şahsında yaşanan ‘turn over’ olayıdır.
Burada aynı patolojiyi hekimin şahsında tekrar yaşayan birey,
hekimden bu sürecin devamını sağlayan patolojik yanıtlar ve davranışlar
beklerken hekim bu sürecin yanlışlığını idrak ettirmeye çalışmaktadır.
Yani analistten doğru cevaplar, doğru yorumlar ve doğru şablonlar
çıkmaktadır. Hayatında ilk defa bir master kalıp değiştirilmekte
ve yeni bir nesne ilişkileri kalıbı oluşmaktadır. Bu, bütün modelleri
değiştiren, bütün nesne ilişkilerini yeni bir bağlama oturtan
yeni bir yapılandırma sürecidir. Hekimin şahsında idealize edilen,
yüceltilen veya aşağılanan, cezalandırılan ilişkiler, normal bir
seyre ve kıvama büründürüldüğü gün tedavi süreci de tamamlanmış
demektir. Hekimin şahsı ile ilişkili olarak başlayan bu iyileşme
halinin, bu tedavi süreci boyunca da dalga dalga tüm nesne ilişkilerine
yansıdığını gözlemlemek oldukça ilginçtir.
Analitik
bir süreçte aktarımın önü açılırsa ve hekim buna izin verirse
aktarımın nerede duracağını tayin etmek oldukça zordur. Aktarım
ödipal dönemin ödipal üçgeninin tekrarlanmasıyla ilintili bir
yapıda ortaya çıkabildiği gibi içinde ağır psikotik özellikler
barındıran pre-ödipal bir aktarım düzeyine de inebilir. Bu durumda
analizanın yönetilmesi ve terapinin sürdürülmesi oldukça büyük
zorluklar arz edip büyük ustalıklar gerektirir. Hasta dağılmış
bir haldedir ve hekim ile birlikte tekrar toparlanması gerekir.
Pre-ödipal kaynaklı bu tip aktarımlarda tedavinin oluşabilmesi
için de bu derinliğe inilmesi gereklidir. Nevrotik veya ödipal
düzeydeki bir sorunun çözümlenmesi için ödipal döneme yapılan
regresyon ve ödipal düzeydeki bir aktarım, patolojinin düzeltilebilmesi
için yeterli sayılmaktadır.
Dinamik
terapi süreci içerisinde aktarım özellikle istenen, indüklenen
(tahrik edilen) ve oluşması için zemin hazırlanan, oluşturulduktan
sonra da takip edilen en önemli tedavi aracıdır. Aktarımda ego
bir nevi devre dışıdır. Duygular ön plandadır ve duyguların üzerinden
analiz sürdürülür.
Aktarım
sadece klasik analitik terapide değil her türlü insan ilişkisinde,
özellikle psiko-terapik süreçlerin tamamında ortaya çıkabilen
bir durumdur. İster davranışçı, ister bilişsel, ister varoluşçu,
ister iç görü yönelimli olsun dinamik terapilerin hepsinde aktarım
ortaya çıkabilmektedir. Aktarımın gelişim ve oluşum şeklini bilen
bir terapist hangi tedavi tekniğini uyguluyor olursa olsun hastasını
tedavi ve motive etmek istiyorsa, hastanın kendisine yönlendirdiği
aktarımın ne olduğunu çok iyi çözümlemelidir. Negatif aktarımlarla
dolu bir hastada en mükemmel davranışçı, bilişsel veya diğer tedavi
tekniklerini uygulayan terapist başarılı olamaz. Çünkü daha çok
ego güçlerine dayanan, rasyonel hareketi temel almış olan bu tedavi
teknik ve stratejileri negatif aktarım sebebiyle hastanın gözünde
inandırıcılığını yitirmekte, direnç mekanizmalarını oluşturmakta,
hastanın tedaviye işbirliğinin önünde çok ciddi bir engel olarak
durmaktadır. Davranışçı bilişsel veya diğer dinamik terapileri
uygulayan terapistler, hastanın pozitif ve negatif aktarımlarına
karşı uyanık olmalı, onları kısmen analiz etseler de tedaviyi
kendi tedavi teknikleri üzerinden götürmelidirler. Pozitif aktarımın
geliştiği durumlarda terapinin daha etkin kılınabilmesi için,
hastalar pozitif aktarımdan yararlanılarak motive edilebilir ve
hedeflere kilitlenebilirler. Bu tip tedavi stratejileriyle tedavide
başarılı olunamayan hasta grubu, analiste sevk edilebilir.
İç
görü yönelimli dinamik bir psikoterapi yöntemini yürütürken ya
da bütüncül tedavi uygulamasını sürdürürken bazı hastalarımızda
çok yoğun aktarım nevrozuyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu hastalarımızın
aktarım durumlarını ele almadan tedavi süreçlerinde ilerleme kaydetmek
oldukça zor olmaktadır. Gürültülü bir şekilde ortaya çıkan bir
aktarım tablosu karşısında terapist şaşkınlığa düşmemeli ve soğukkanlılığını
muhafaza etmelidir. Hastanın kendisine yönlendirmiş olduğu pozitif
aktarıma karşı uyanık olmalı ve kendi konumunu kaybetmemelidir.
Bu tip bir aktarımda hasta hekimini çok yüceltebilir. Onunla kaynaşma
içine girebilir. Hekim, kendisini mutlu eden böyle bir aktarım
karşısında sarhoşluğa kapılmamalı, kendi objektif konumunu muhafaza
etmelidir. Özellikle borderline hastaların aktarım türlerinde
pozitif ve negatif aktarımlar peş peşe gelebilmektedir. Bir seans
sizi ilahlaştıran ve yücelten ve size dünyanın en büyük terapisti
ve insanı unvanını layık gören hastamız bir başka seansta sizi
rahatlıkla cehennemin dibine gönderebilmektedir. Bunlar, hastanın
içindeki gelgitlerin tezahüründen başka bir şey değildir. Ne zaman
ki hekim normal bir hekim konumuna gelir, tedavi o zaman bitmiştir.
İnsan
ilişkileri bağlamında çevreyle ilişkilerimizde, diğer insanları
objektif bir birey olarak algılayamayız. Çoğu zaman karşımızdaki
insanın bize çağrıştırdıkları, bize hissettirdikleri, bir takım
ilişkilerin o şahıs üzerinde canlanmasını sağlar. Yakinen tanımadığımız,
iç dünyasını bilemediğimiz, iletişim içine girmediğimiz bu insanlar
hakkında kısa sürede yargılara varır ve onlarla bir model üzerinde
iletişime gireriz. Ruhsal dünyamızda karşımızdaki insana olumlu
bir takım şeyler atfetmişsek, bilgi işleme sürecimiz bu bağlamda
sürdürülerek o insanı, o konumda muhafaza etmeye çalışırız. O
insanın gerçekliğini görmek yerine kendi zihnimizde o insana atfettiğimizi,
o insana mantıklı bir şekilde giydirmeye çalışırız. Sevgi ve nefret
objesi olarak bu durum, yelpazenin her iki kanadında da meydana
gelebilir. Aynı insana karşı farklı insanların farklı görüş, hissediş
ve tutumlarının kaynağında çoğu zaman ilişkilendirme yoluyla bağlantılandırılan
geçmiş nesne ilişkilerinin bir tekrarı yatar. Objektivite, çoğu
zaman beklenenden azdır. Bu nedenle herkes görmek istediği nesneyi
görür ve ona göre davranır. Aynı bireye karşı iki farklı insan,
farklı duygulanım ve düşünceye sahip olabilir: Aynı manzarayı
seyrettiği halde farklı öğelere odaklanmak gibi.
Diğer
insanlara karşı bu şekilde aktarımda bulunma ve onların bize hissettirdiği
karşı aktarım şeklindeki bu ilişkiler, bebeklikten ve çocukluktan
tevarüs ettiğimiz miraslardır. Bu miraslar üzerinde bireysel kimliğimizi
inşa edemediğiz sürece farlı bir hayat olmayacaktır. Aynı model
hep tekraren yaşanacaktır. Diğer insanlara, bu şekilde ihtiyacımız
olan aktarımları yapmayı sürdürürken; bu durum bir takım kurumlara,
kavramlara ve soyut bir takım yapılara yönlendirilebilir. Devlet,
negatif aktarımın yapıldığı bir baba olabildiği gibi pozitif aktarımının
yapıldığı bir ana da olabilir. Tanrı, korkulan bir baba aktarımının
yerine ikame edilebileceği gibi kaynaşmak ve içinde yok olmak
istenilen bir ana aktarımı olabilir. Dinler, ideolojiler, kavramlar,
kelimeler bu aktarımın farklı boyutlarda nesneleri olabilir.
|