Düşüncenin
oluşabilmesi için şu alt kompartımanların bulunması gerekir: Dikkat
ve odaklanma yetisi, konsantre olabilme kabiliyeti, irade, üçlü
hafıza kaydının çalışması, hafıza kaydından geri çağırabilme yetisi,
olaylar arasındaki bağlantı kurma yetisi olarak zekâ, algılama
organlarının işlevselliği, kavrama ve algının entegrasyonu.
Düşünce
bir süreç iken, düşündüğünü idrak edip düşünceyi iradi dikkatle
belirli bir alana yönlendirme, odaklanabilme ve sonuca ulaştırabilme
yetisi ise bir bilinç ve şuurluluk halidir. Bilinç birçok bileşenin
bir araya gelmesi sonucunda düşünce fonksiyonunun belirli bir
soyut veya somut nesneye yöneltilebilme yetisidir. Bilinçli olmak,
idrak etmek, farkında olmak ve üzerinde düşünmek, insanı insan
yapan temel ve karmaşık fonksiyondur. Düşünce süreçlerinin tamamen
normal çalıştığını kabul edersek, kişinin iradesiyle neyi düşüneceğine
ve nasıl düşüneceğine dair bir yapılandırma karşımıza çıkmaktadır.
Burada iş karmaşık bir hal almaktadır. Düşünce süreçlerinin hangi
etkiler altında hangi yollara yöneldiğinin matematiksel kurgusunu
ortaya koyabilir ve bunu anlayabilirsek bir takım düşünsel kaynaklı
rahatsızlıkların tedavisinde neler yapabileceğimizi daha iyi kavramış
olacağız.
Bilinç
anlıktır ve tek bir şeye odaklanabilir. Bu bilincin temel açmazıdır.
Geniş olarak farkındalık düzeyimizin yüksekliği bilinç ile alakalı
değildir. Bilinç, sahayı tarayan bir projektör gibi geçtiği alanlara
geçici ve anlık ışık tutar. Projektörü yönlendiren arka yapıdaki
karmaşa ve üst idrak seviyesi; projektörün zaman zaman nerede
ne kadar duracağını ayarlayan, bilinçle karşılıklı etkileşim içerisinde
fonksiyon sürdüren bir yapıdır. Çevrenizdeki herhangi bir şeye
odaklandığınızda iradi dikkatinizle o nesne üzerinde düşünce sahibi
olursunuz ve bilincin farkındalığı o nesne ile ilintilidir. Zihinde
aktif olarak var olan ise o nesnedir. Ancak o nesne etrafında
oluşturulan tüm dış dünya, daha önce oluşturulan nesne tasarımlarının
hafıza kayıtlarında olduğu gibi kullanılır. Eğer kişi bir odada
bir vazoya odaklanmış, vazonun üzerindeki figürleri inceliyorsa,
düşüncesi, dikkati ve farkındalığı vazo üzerindedir. Yan tarafında
koltuk üzerinde bulunan bir nesnenin oradan düşmesi, uçması veya
alınması fark edilmiyorsa, kişi iç dünyasında vazo dışındaki diğer
nesnelerin aynılığını ve devamlılığını idrak içerisinde düşünce
sürecine devam edecektir. İlginçtir ki bir düşünceye odaklanırken,
üzerinde odaklandığımız düşüncenin önem derecesine göre dikkat
ve konsantrasyon ortaya çıkar. Önem derecesini ise kişinin kimlik
ve kişilik özellikleri belirler. Bu da değişken ve dinamik bir
süreçle ortaya çıkar.
Bireysel
gelişmemizde belirli bir alandaki nesne veya objelere aşırı bir
ehemmiyet vermiş isek, onlara karşı yoğunlaşma o derecede yüksek
olacaktır. Bu çok önemlidir, çünkü değişmezliğini kabul ettiğimiz
içteki nesne tasarımlarının hafıza kayıtlarında bulunması gibi
konsantre olduğumuz nesnenin dışındaki dünyanın aynılığını ve
sürekliliğini hep muhafaza ederiz. Ancak civardan bize ulaşan
beş duyumuz ile zihnimize intikal eden milyonlarca uyaran, bu
konsantrasyonu, idraki ve teğetsel bilinci engelleyemez. Ne zaman
ki içteki önem derecesine göre bu gelen bu milyonlarca uyarıdan
herhangi birisi özel bir anlam içeriyorsa, yani önem olarak eşik
değerin üzerine çıkıyorsa, teğetsel bilinç ilgilendiği olaya değil
arka planda duran diğer olaya yönelir. Çünkü o, eşik değeri geçmiş
olan ve kendi üzerine dikkatin çekilmesini isteyen diğer bir nesnedir.
Birey o nesneye yöneldiğinde vazo örneğindeki gibi vazo arka planda
kalır. Diyelim ki vazo ile ilgilenip vazo üzerindeki motifleri
incelerken civardan geçen bir sivrisineği ya da içerde ağlayan
çocuğu fark edemeyebiliriz. Ancak sivrisineğin ve bebek ağlamasının
bizce önem derecesi yüksek ise, vazoya olan ilgi ve odaklanmamız
sivrisineğe veya bebeğin ağlamasına yönelebilir. Burada bilinç
diğer bir alana kaymıştır. Vazo ve bebek dışındaki tüm dünya daha
önce algıladığımız içsel tasarımlarımızın iç dünyamızdaki sürekliliğinden
başka bir şey değildir. Fakrında olduğumuz şey vazo üzerindeki
anlık teğetsel odaklanmalar veya bebeğin anlık ağlama dilimleridir.
Burada
sanki bilinç zamanın en küçük birimi ile var olmakta, onun dışında
hemen yok olmaktadır. Bilincin sürekli varlığını devam ettirdiğini
sandığımız şey ise hafıza kayıtlarındaki nesne tasarımlarının
sürekliliğini muhafaza etmesi duyumudur. Bizi ilgilendiren konu,
önem derecelerinin nasıl oluştuğu, önceliğin neye göre verildiği,
önem derecesi olarak ehemmiyet verilen algının pozitif mi negatif
mi olduğu hakkındaki yorumlama ve ondan kıyas yoluyla yapılan
çıkarımdır. Bu kısmı aşağıda detaylı olarak işleyeceğiz.
Anlık
teğetsel bilinç fonksiyonları ile hayatı idame ettirmek ve her
an yeni bir varoluşu gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu insanda
kaos oluşturur. Bunu ortadan kaldırabilmek için insanlar mükerrer
defalar yaşadıkları bilinçlenmelerle ve nesne ile ilişkilerindeki
bir takım temel kabullerle sürekliliğe ulaşırlar. Bu temel kabuller
artık sorgulanmadan kullanılan otomatik kalıplar halini alır.
Bunlar artık öğrenilmiş, otomatik kullanılan ve üzerinde düşünülmeyen
hayatı kolaylaştırıcı şemalardır.
Temel
soru bireyin vazoya mı yoksa sineğe mi odaklanacağı ve vazoya
odaklandığında, sivrisineği niçin fark ediyor ya da etmiyor oluşudur.
Yine vazoya odaklandığında bundan mutluluk mu doyuyor yoksa sıkıntı
mı, vazoya odaklandığında etrafındaki diğer nesnelerin mutluluk
veren taraflarına mı odaklanıyor yoksa sıkıntı veren taraflarına
mı; etrafındaki nesnelerin kendisine haz ve mutluluk verenlerine
mi yoksa sıkıntı verenlerine mi ehemmiyet veriyor olduğudur. Ayrıca
konu dönüp dolaşıp çocuğun ruhsal kimliğinin oluşumuna gelmektedir.
Kaotik nesne ilişkilerinden kurtulmak isteyen ve her an yeniden
var olmak yerine nesne tasarımları sayesinde varlığını ve sürekliliğini
aynıyla devam ettiren çocuğun bunlar için birçok aşamadan geçmesi
gerekiyor. Konuyla ilgili detaylı bilgileri insanın gelişim evrelerinde
anlatmıştık.
Çocuk
ebeveynin veya bakıcıların nesne ile ilişki şeklini modeller.
Bir ev içerisindeki nesnelerin önemlilik derecesi aile tarafından
sanki zımnen kodlanmaktadır. Sehpa üzerindeki kristal vazonun
önemliliği ile kül tablasının önemliliği aynı kategoride değildir.
Ebeveyn kristal vazoya yaklaşırken jest, mimik ve hareketleriyle
pahalı ve önemli bir şeye dokunduğunu zımnen çocuğa göstermektedir.
Aynı ilişkiyi kül tablasıyla ortaya koyarken basit bir şekilde
kül tablasının önem derecesinin azaldığı görülmektedir. Çocuk
kül tablasına uzanıp almaya çalışırken, ailenin yüzündeki tedirginlik
ile baba yadigârı kristal vazoyu almaya çalışırken ailenin yüzünde
beliren tedirginlik farklı farklıdır. Bu durum ayrı ayrı kodlanmış
önemlilik derecesinin farklılığını gösteren bir yapılandırma sürecidir.
Biz her ne kadar burada sadece bir vazo ve kül tabağı üzerinden
bu örneği göstermiş olsak da bütün sosyal ilişkilerin ikili, üçlü
ve tüm nesne ilişkilerinin ehemmiyet derecesi aynı şekilde ruhumuza
kodlanmaktadır. Bu kodlanmış sistemi aynen kopya ettiğimizde nesne
ile ilişkiler kaotik olmaktan kurtulacak, matematiksel bir sürekliliğe
ve geçerliliğe sahip olacaktır. Bebeklik dönemindeki bu kodlama
kişiliğin ana temel kabullerini oluşturacaktır. Artık bunların
üzerinde düşünmek, fikir yürütmek, yordamda bulunmak ve yeni bir
sonuç çıkarmaya gerek yoktur.
Çocuğun
modellediği ebeveynin nesne ile ilişkileri sağlıklı ve normal
ise çocuğun geliştireceği kişilik örüntüsü o oranda normal olacaktır.
Bu temel kabuller üzerine çocuk eşya ile ilişkilerinde bir takım
tecrübî bilgiler ve beceriler elde edecektir. Zamansal süreç içerisindeki
nesne ile ilişkilerde bu tecrübeler bireye haz duyumu oluşturduğu
müddetçe kalıcılığını sürdürürken nesne ile ilişkide sıkıntı ve
acı duyulması aynı şekilde o ilişkinin bu bağlamda kodlanması
sonucunu doğuracaktır. Önem derecesinin birinci ayağında; anne-babanın
önem derecesinin bebeğin ruhuna kopyalanması söz konusu iken ehemmiyet
derecesinin ikinci ayağında; çocuğun gelişim evrelerinde nesne
ilişkilerinde yaşadığı haz ve elemin şiddet derecesine göre yeni
bir kategorizasyon yapılacaktır. Bu kategorizasyona göre de daha
sonraki nesne ilişkilerinde ön yargılı olarak yaklaşılarak sonucun
o yönde olacağı ihtimali önkabulünden dolayı ya olayı peşinen
negatif olarak kabul edilecek ya da acı duymamak için o nesne
ile baştan hiçbir ilişkiye girmeyerek ondan kaçınılacaktır.
Bunlar
fonksiyonel olmayan davranışlardır. Temel arkaplan öğretileri
üzerindeki bir katmanda yer alırlar. Yine bunlar önyargılar, tutumlar
ve tabulardır. Birey, yaşamını ve yaşam alanını temelde anne-babadan
aldığı temel kabuller çerçevesinde, kendi tecrübeleriyle oluşturduğu
fonksiyonel olmayan kabulleriyle birleştirerek yeni bir alan seçer.
Bu alan içerisinde yaşamını ve nesne ilişkilerini sürdürür. Bunların
devamlılığı kişinin varoluşunu devam ettirir. Ancak bu varoluş
bazı bireylerde mutluluk ve keyif halini alırken, bazılarında
sıkıntı, bunaltı ve çaresizlik meydana getirir. Temel kabulleri
ve ana şemaları sorgulama ve değiştirme imkânı olmadığından yeni
olaylarla karşılaştığında otomatik düşünce kalıpları aktive olarak
arka plandaki ana yapının işlerliğini devam ettirmeye çalışırlar.
Bu da kişinin hayat içerisindeki varlığını sürdürmesine neden
olur ve de hiçlik ile yokluk karşısında alınması gereken en önemli
tedbirdir. Ancak bireyin ebeveynden aldığı temel kabulleri, tecrübesiyle
elde ettiği yargıları ve bunlara bağlı yeni nesne ilişkilerinde
otomatik düşünce aktivasyonu bireyi bir sonuca götürür. Bu sonuç
sağlıklı bir zeminde gelişmiş ise birey mutlu ve huzurludur. Bu
zincirin halkaları patolojik bir yapılandırma şeklinde oluşmuş
ise birey mutsuz huzursuz ve sıkıntılıdır. Bizim görevimiz patolojik
bir süreç işleyerek oluşturulmuş olan bu bilişsel yapılanmanın
hatalı tarafını bularak bu kısımları daha sağlıklı yapılarla donatıp
değiştirmeye çalışmaktır. Bu durumda karşımıza savaşılması gereken
üç bilişsel katman çıkar:
Birinci
katmanda temel kabuller yer almakta ve burada biyolojik öğrenmenin
ilk nöronal yollarının meydana geldiği veya bilinçdışı kişilik
örgütlenmelerinin dinamik süreçleri bulunmaktadır. İkinci katman
ise kişinin olaylar ve nesneler karşısında önyargılı bir şekilde
iletişim sistemini oluşturan katmandır. Üçüncü katmanda ise alt
katmanın geçerliğini temin edecek otomatik olumsuz düşünceler
veya savunma düzenekleri yer alır. Olumsuz otomatik düşünceler
göreceli olarak daha kolay düzeltilip olumluları ile ikame edilebilirken,
afonksiyonel şemalar ve temel kabullerin değiştirilmesi daha zor
ve daha uzun süreli derinliğine çalışmayı gerektirirler.
Klinik
Örnek:
Hastam karşımda oturuyordu. Kısa hayat hikâyesini aldığımda üniversite
tahsili yapmış ve iyi bir işe girmiş evli ve bir çocuk babasıydı.
Oturuşu, jest ve mimiklerinin bana verdiği intiba karşımda ezilen,
sıkıntıya girmiş, korkan bir görünüm arzetmekteydi. Hastamın bu
tavrını bilişsel süreçler açısından incelediğimde temel kabulünün,
yetersizlik ve değersizlik üzerine kurulmuş olduğunu tespit ettim.
Daha sonraki yaptığım incelemelerde hastanın çok çocuklu ailesi
içerisinde devamlı horlandığını, aşağılandığını, özerkliğinin
tanınmadığını ve bu duygularla dolu travmatik bir çocukluk hayatı
geçirdiğini gördüm. Bu yetersizlik ve değersizlik hislerini aşabilmek
için hayat mücadelesine girmiş, imkânsızı başarmış, büyük şehre
gelerek üniversiteyi bitirmiş, bir işe girmiş, ancak bunların
hiç birisi kendisinde önemli ve değerli biri olduğu duygusunu
oluşturamamıştı. Çevresindeki insanların onu aşağıladığı, ona
önemsizmiş gibi baktığı şeklinde ön yargıları vardı. Bu önyargılar
perspektifinde o arkadaşlarıyla ilintili olarak birçok olumsuz
otomatik düşünce zihninden geçiyordu. Arkadaşları kendisine yakınlık
göstermese bunu adam yerine konmadığının ve değersiz olduğunun
kanıtı olarak kabul ederken; kendisine yakınlık gösteren arkadaşları
karşısında ise onların kendisinin bu durumunu fark ettikleri ve
ona acıdıkları için yakınlık gösterdikleri şeklinde bir düşünceye
sahip oluyordu.
Bu
örnekte de görüldüğü gibi düşünce zinciri çok basittir. Çocukluk
döneminde bir ebeveynin yanında kendilerini önemsiz ve değersiz
hissedenler onların da aşağılamalarıyla birlikte çok daha önemsiz
ve değersiz olduğu hissine dayanan bir temel kişilik yapısı oluşmuştur.
Kırsal kesimdeki insan ilişkilerinde birey olarak varlığının tanınmaması
her ortam ve mekânda aşağılanmanın ve dışlanmanın mükerrer defa
ortaya çıkması, diğer insanlar hakkında temel yargıların ve ön
kabullerin netleşmesini getirmiştir. Başkaları onu sevmezdi onu
değerli görmezdi. Eğer böyle bir yaklaşım söz konusu ise bunun
altında başka bir şey aranmalıydı.
Bu
iki yapıyı doğrulayabilmek için ömür boyu düşünce sistematiğini
bu çerçevede çalıştırmıştı. Bilgi işleme süreçlerini istediği
gibi yanıltarak içteki yapıyı doğrulamaya yönelik farkındalık
oluşturuyordu. Nerede negatif olgu var, nerede negatif yorum imkânı
varsa, dikkat ve algı otomatik olarak o yöne kayıyordu. Temel
kabulleri ve önyargıları değiştirme imkânı olan tüm yaşantılar
eşik değerin altında kalıyor, dikkat ve konsantrasyon bunlar üzerine
odaklanmıyor ve mecburen algılanan pozitif materyal de hatalı
yorumlarla çarpıtılıyordu. Gerçek yapıya baktığımızda yakışıklı,
zeki, üniversite mezunu, çok iyi bir evliliği, çok iyi bir işi
ve çok iyi bir geleceği olan insan bunları değerlendirmekten ve
algılamaktan çok uzaktaydı. Burada zihin tamamen kendini aldatmakta,
reel ve objektif yapıyı çarpıtmakta, temel kabullerine uygun bir
kişiliğin devamına imkân tanımaktaydı. Ancak bu yapı kişinin ruhsal
enerjisini tükettiğinden dolayı birey depresyona girmiş, mutsuzluk
ve hüzün doruklara ulaşmıştı. Bize geliş nedeni depresyonuyla
ilintili idi.
Böyle
bir klinik yapıya yaklaşırken klinik tabloda temel kabuller, afonksiyonel
şemalar ve otomatik olumsuz düşüncelerle ilintili bir yapılandırma
ağırlıklı ise tedavi uygulamamızı daha çok bilişsel terapiler
üzerine odaklamamız gerekir. Bilişsel terapileri bu klinik tablolarda
uygulayabilmek için birçok strateji geliştirilmiştir.
|