İnsan yalnız başına ne davranış, ne düşünce, ne duygulanım,
ne de hissediştir. İnsan bunların hepsinin belirli bir ahenk
ile dizaynından oluşmuş bütüncül ve muhteşem bir varlıktır.
Çocuğun gelişim evrelerinde izlediğimiz, somuttan soyuta doğru
modellemeden iradi tercihe, iradi tercihten idrake kadar geçen
yelpazeyi bu dört katman içinde görmek de mümkündür. İnsan hakkında
fikir yürütebilmek, bir kanaat sahibi olabilmek ve o insanı
anlamlandırabilmek için öncelikli olarak onu gözlemlememiz gerekir
ki, psikolojinin en önemli araştırma yöntemlerinden birisi de
gözlemdir. Gözlem altında tutulan bir insan bir takım davranışlar
yapar. Bu davranışların neler olduğu, nerelerde ortaya çıktığı
ve nelere neden olduğu gözlem esnasında tespit edilebilir. Ancak
bu davranışların arkasında yatan zihinsel mantığı, gözlemleyerek
keşfedemeyiz. Gözleme dayanan psikolojik yaklaşımın zaten böyle
bir iddiası da yoktur. İşte insanı gözleme dayalı olarak inceleyen
bu anlayış insanın davranışlarını temel inceleme konusu olarak
ele almaktadır.
Davranışlar öğrenilme, modelleme ve taklit yoluyla elde edilen
ve tekrarlanmaları oranında da refleks haline gelen özelliklerimizdir.
Toplum içerisinde normal bir şekilde varlığımızı sürdürmeye
yarayan davranışlarımız, bizim toplum ile bir uyum içerisinde
var olmamızı temin eder. Bazı davranışlarımız, rahatsızlık verici
ve huzursuz edicidir. Bu tip davranışlar bireyin bireysel mutluluğunu
engelleyen, ailede ciddi sıkıntılara neden olan ve toplum içerisinde
varoluşunu gerçekleştirmesini engelleyecek şekilde de ortaya
çıkabilir ki, bu durumda bir rahatsızlıktan, bozukluktan veya
hastalıktan söz edilebilir. İşte bu durumda bireyin mutluluğunu
engelleyen veya toplum içinde sıkıntı yaratan davranışlar terapinin
konusu haline gelir ve tedavi edilmesi gerekir.
Kişiyi rahatsız eden bu davranışların nasıl tedavi edileceğine
dair davranışçı bir takım tedavi teknikleri geliştirilmiştir.
Davranışçı tedavi teknikleri bireyin yanlış ve hatalı olan davranışlarını
düzeltmeyi amaçlar. Bunu sağlayabilmek için de bir davranışın
nasıl oluştuğunu izah etmek durumundadır.
Davranışçı
teorisyenlere göre, bir davranış ya aile içerisinde modellenen
taklit ve öğrenme ya da toplumsal yapı içerisinde sosyal bir
öğrenme şeklinde tezahür eder. Birçok davranışımız, deneme-yanılma
yoluyla elde edilmiş davranış şeklidir. Birçoğu da sorgulanmadan,
deneme-yanılmaya tabi tutulmadan diğer bireyleri gözlemleyerek
edinilmiş davranış kalıplarıdır. Davranışların oluşumu, dıştan
bakıldığında basit, açık ve net olarak gözükebilir. Davranışların
içeriğine girdiğimizde ise oluşum süreçlerinin o kadar da basit
olmadığını görmekteyiz. İlk etapta davranışlar anne-babamızdan
öğrendiğimiz, modellediğimiz şekliyle var olurlar. Daha sonra
bireysel uygulamalarla deneme–yanılma yöntemleriyle hangi davranışların
bize haz verdiği ve hangilerinin sıkıntı yarattığını ayrıştırırız.
Haz veren davranışlarımız pekişerek refleks halini alırken,
sıkıntı veren davranışlardan kaçınır ve kaçınmaya da devam ederiz.
Davranışlarımızı
temelde iki kategoride ele alabiliriz: Yapılanlar veya yapılmayanlar,
ya da, savaşılıp üzerine gidilenler veya kaçınılanlar. Bir başka
deyişle, yapıldığında haz veren davranışlar ve yapıldığında
sıkıntı veren davranışlar. Belirli ortam, zaman ve mekânda duruma
göre yapılması veya yapılmaması tercih edilen davranışlar da
mevcuttur. Bunlara da durumsal davranış demek uygundur. Bu bağlamda
davranışların bizim konumuz olabilmesi için içinde bir patoloji
içermesi ve kişinin bundan muzdarip olması gerekmektedir. Psikiyatrik
olarak herhangi bir klinik tabloya baktığımızda kişinin dıştan
görünüşüne göre jest, mimik ve hareketlerinin yapılanması bizi
birey hakkında bir kanaate ulaştırabilir. Kişinin jest, mimik
ve hareketleri ve hatta konuşması bir mutluluk tablosu çizebildiği
gibi bir mutsuzluk tablosu da çizebilir.
Psikiyatrik
bir şikâyet nedeniyle bize müracaat eden hastamızın tedavisinde,
davranışçı bir ekole mensup bir hekim gibi bir yaklaşım sergileyeceksek
bütün klinik tabloyu bu bağlamda ele almamız gerekir. Buna göre,
duygu durum bozuklukları, anksiyete bozuklukları, somataform
bozukluklar, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, cinsel
sapmalar ve kişilik bozuklukları da aynı perspektifte değerlendirilerek
ele alınır. Bu klinik tabloları yaratan temel mekanizmanın,
kişinin bireysel deneme-yanılma yöntemleri veya sosyal öğrenmeleri
sonucunda hatalı öğrenmelerle ortaya çıktığını iddia edilir.
Bütün bu klinik tablolarda birey bir yerlerde hata yapmış veya
sosyal öğrenmede çarpık öğrenme nedeniyle hatalı süreçleri pekiştirerek
getirmiştir. Her tekrarlanan eylem de pekişerek devam etmiştir.
Bu durumda hatalı davranışlar meydana gelmiş, bu da klinik bir
tabloya neden olmuştur. Hekimin görevi, klinik tabloya egemen
olan bu pekişmiş ve öğrenilmiş hatalı davranışları tespit ederek
bunları değiştirmeye çalışmaktır.
Davranışlar,
sadece çıplak öğrenilmiş süreçler olmayıp çeşitli ortam ve nesnelerle
ilişkilendirilmiş koşullu uyaranları barındıran bir zincirin
halkaları şeklinde de ortaya çıkabilir. Görünüşte çok mantıksız
ve anlamsız gelen bir takım davranış örüntülerinin geri planında,
bu tip bir koşullanmanın olduğu tespit edilmiştir. Pavlov’un
hayvanlar üzerinde yaptığı koşullu refleks oluşturma mekanizmalarıyla
başlayan davranışçı bilimsel araştırmalar bugün insanın birçok
davranışının, farkında olarak veya olamayarak, bu tip koşullu
şartlanmalardan oluştuğunu bize göstermektedir. Anksiyete bozukluklarının,
yeme bozukluklarının, cinsel işlev bozukluklarının birçoğunda
bu tip koşullu şartlanmaların varlığı ispat edilmiştir. Bebek
iken beyaz bir tavşanla korkutulan ve tavşana her yaklaştığında
gürültülü ses ile uyarılan bir bebek sonraki dönemlerde takip
edildiğinde beyaz tavşanlardan hep korktuğu gibi beyaz tavşanı
simgeleyen beyaz sakallı yaşlılardan da korkmuş ve kaçınma davranışı
sergilemiştir.
Ölümcül
bir trafik kazasından kurtulan birisi, daha sonra taşıtlara
binmemek gibi kaçınma davranışı oluşturabilir. Gittiği herhangi
bir mekândan bir enfeksiyon kapan birisi, daha sonraki dönemlerde
enfeksiyon riskini azaltmak için aşırı temizliğe yönelebilir.
Bunlar, koşullu uyarılara bağlı gelişmiş olan bir takım refleks
kalıplarıdır. Kişi oluşturmuş olduğu bu tip davranışlarından
şikâyetçi olarak hekime başvurduğu takdirde davranışçı tedavi
teknikleriyle iyileştirilebilir. Klinik çalışmalarımızda bize
müracaat eden hastalarımızda problemin kaynağında koşullu veya
koşulsuz şartlanma olduğunu düşündüğümüz hastalarımızın tedavilerinde
davranışçı tedavi stratejilerini uygulamaktayız.
Davranışçı tedavi yaklaşımları davranışı düzeltmeyi amaçlar.
Davranışın oluşumunu belirleyen zihinsel süreçler, dinamik çatışmalar
ve/veya varoluşsal kaygılar davranışçı tedavi ilkeleri açısından
dışlanır. Özellikle Rus fizyologlar tarafından insanın zihinsel
yapısını açıklamaya yönelik olarak yapılan çalışmalarda davranışsal
süreçler temel süreçler olarak alınmıştır. Rus bilim adamları
insanın beynindeki zihinsel süreçleri, iki temel gücün karşılıklı
savaşı olarak izah etmeye çalışmışlardır ki bu savaş, hedefe
yönelik aktive edici güçler ile onu engelleyen ketleyici güçler
arasındaki bir savaştır. Refleksler hem aktive etme hem de ketleme
anlamında beyinde oluşturulmuş zihinsel ve nöronal şablonlardır.
Davranışlar da bu bağlamda zihinsel ve nöronal şablonlardan
ibarettir. İnsan şartlanmış reflekslerden oluşan bir mekanizma
gibidir. Bu şartlı reflekslerin oluşabilmesi için uyarıcı etki
beyinde refleks merkezine ulaşması ve uyarıcıya bağlı tepkinin
meydana gelmesi gerekir. Bu bir refleks arkıdır. Uyarıcı etki
etraftaki birçok nesne ile ilişkilendirilerek ikili, üçlü ve
daha çoklu koşullu refleks zincirleri meydana getirilebilir.
Bu şekilde bir uyarıcıyı başlatan etken ile sonuç arasında direkt
bir ilişki varken zamanla koşullu uyarılara bağlı, uyarıcı etkiyi
oluşturan etkenin yanında onunla ilintilendirilen her türlü
nesne (eşya, ses, renk, görüntü, zamansal kesit, duygulanım
vs.) bu şekilde koşullu bir uyaran haline dönüşebilmektedir.
Görünürde hiç bir alakasının olmadığı düşünülen bir koşullu
uyarıcı etki, alakasız bir sonuç doğurabilmektedir. Ancak tablo
incelendiğinde şartsız uyaranın yanında onunla eşleşmiş şartlı
uyaranlar zincirini bulmak mümkündür. Beynimizdeki milyarlarca
uyarıcı etkinin belirli bir ahenk içerisinde ‘hazza ulaşmak
ve elemden kaçmak’ temel prensibi perspektifinde bir yapılandırma
süreci içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bizi hazza ulaştıran
refleks arkları pekişerek kalıcılığını sürdürmekte; bize elem
ve sıkıntı veren refleks arkları ve bunlarla ilintili şartlı
uyaranlar negatif refleksler doğurduğu için bunlardan kaçınma
davranışları sergilemekteyiz. Normal bir insanın davranışlarına
baktığımızda davranışlarını aşağıda sunduğumuz gibi bir tablo
halinde görmek mümkündür.
1.
Bir eyleme yönelirken yapılması gereken nötr davranışlar: Yürümek,
konuşmak, bakmak, araç kullanmak vs.
2. Yapıldığında haz veren davranışlar: Cinsellik,
okumak, yazmak, seyretmek, müzik dinlemek vs.
3. Yapıldığında sıkıntı veren davranışlar:
Devamlı çalışmak vs.
4. Yapmaktan kaçınarak haz aldığımız davranışlar:
İşe gitmemek, sorumluluk altına girmemek.
5. Kaçınarak sıkıntı duyulan davranışlar: Sınava
girmemek.
6. Yapıldığında hem haz hem elem veren davranışlar.
7. Kaçınıldığında hem haz hem elem veren davranışlar.
8. Hastaya haz verdiği halde patolojik diye
tanımlanan davranışlar
9. Hastaya elem verdiği halde normal olan davranışlar.
Psikoterapi
amacıyla bize başvuran hastalarımızda davranışçı bir tedavi
yönteminin uygulanmasının uygun olacağını düşündüğümüzde bireyin
davranışlarını incelememiz ve bu durumda yukarıdaki tabloyu
göz önüne almamız gerekir. Bireyin olgun ve normal davranışları
terapistin ilgi odağı değildir. Burada bireyi rahatsız eden
ve/veya klinik açıdan patolojik olduğu bilinen davranışların
düzeltilmesi hedeflenir. Bunun da ötesinde bireyin tüm davranışları
normallik içerebilmekte ancak birey davranışlarını geliştirmek
ve daha kaliteli bir yaşama ulaşmak istemektedir. Bu amaçla
da bireye yardım edilebilir. Klinik tablolarda yukarıda bahsetmiş
olduğumuz davranış kalıplarının biri veya birkaçı süreçte bulunabilir.
Bu durumda tedavi programı da ona göre uygulanmalıdır. Normal
haz verici davranışların üzerine bina edilecek pekiştirici süreçler
elem ve sıkıntı veren yanlış davranışları nötralize etmek için
kullanılabilir.
Davranışı dikkate alarak insana yaklaştığımızda mekanik bir
yapıya yaklaşır gibi olmaktayız. Bu da insana yabancılaşmak
gibi bir sonuç doğurabilmektedir. Ancak bize rahatsızlık veren
bazı davranışlarımızın kaynağında o kadar basit koşullu şartlanmalar
vardır ki sadece davranışçı tedavi yaklaşımlarıyla bunlar kolaylıkla
çözülebilmektedir. Örneğin hastalıklı bir dönemde zoraki yemek
yedirilmeye çalışılan bir çocuk, bulantı ve kusma şikâyetleri
nedeniyle tüm yemeklere karşı bir tepkisel refleks oluşturabilir.
Buna bağlı olarak birçok gıdayı yiyemeyen, onları yemeye yöneldiğinde
bulantı ve kusma refleksi geliştiren bir hastada davranışçı
tedavi teknikleri işe yarayabilir. Yine ilk cinsel deneyiminde
kötü şartlarda aşağılanmış ve onuru zedelenmiş ve başarısız
olmuş bir bireye davranışçı tekniklerle yardım edilebilir.
|