İçe
atım savunma düzeneğini tam manasıyla kavrayabilmek için, doğal
bir süreç olan içe alım (incorporation) mekanizmasını kavramak
gerekir. Yukarıdaki bölümde bebeğin zihinsel gelişiminde ilk algıların
zihindeki izdüşümlerinin ilk benlik algısının çekirdeğini oluşturduğundan
sözetmiştik. Benliğin oluşabilmesi için beş duyumuz vasıtasıyla
dış dünyanın içeride tasarımlanması gerekmektedir. Bu tasarımlama
sürecini içe alım mekanizması ile isimlendirebiliriz. Bebeğin
işlev gören ilk dış organı ağzıdır. Ağız, doğuştan getirilen emme
refleksi sayesinde herhangi bir materyali otomatik olarak emer.
Çocuğun ilk emdiği nesne ise anne memesidir. Memenin ağız içindeki
hacimsel büyüklüğü, kıvamı (sertlik-yumuşaklık-elastikiyet) kokusu,
tadı ve fonksiyonel özelliği bebeğin ilk algıladığı nesnenin vasıflarıdır.
Meme sayesinde alınan uyaranlar zihindeki hafıza kayıtlarında
kodlanırken ilk içe alım eylemi gerçekleştirilmiş olmaktadır.
Bu eylem henüz detaylarına vakıf olamadığımız çok karmaşık bir
süreç sayesinde mümkün olabilmektedir. Zaman içerisinde içe alımlar
ağzın yanında diğer duyular vasıtasıyla da sürdürülür. Özellikle
görsel ve işitsel içe alımlar doğal bir süreç olarak zenginleşerek
devam etmektedir. Anne memesiyle başlayan içe alım süreci annenin
yüzü, annenin eli, annenin bedeni, annenin kokusu ve annenin sesi
gibi parça parça faktörlerle birleşerek devam eder. Sonunda bütüncül
bir anne içe alımı gerçekleştirilir.
Bu
süreç sadece anne ile değil çocuğun etrafındaki tüm dış dünya
ve kendi bedeniyle ilintili olarak da aynı şekilde devam eder.
Bu doğal süreçte herhangi bir problem bulunmamaktadır. İçe alımın,
doğal bir süreç olması nedeniyle egonun savunma mekanizmaları
arasında kabul edilmesi uygun değildir. Biraz sonra aşağıda anlatacağımız
içe atım mekanizmasına geçmeden önce içe alım eyleminin doğal
sürecinin gelişiminde karşılaşılabilecek bir takım engelleme ve
çatışmalardan da burada bahsedebiliriz. Nasıl ki davranışçı koşullu
şartlandırmalarda, bir uyaranı bir başka uyaranla eşleştirmek
mümkün olabiliyor ve bunun sonuçları gözlemlenebiliyorsa, bebeğin
içe alım dönemini de bu bağlamda değerlendirebiliriz.
Organizmanın
temel hedefi genetik şifresinde taşıdığı hemaostasisi (üst denge
halini) gerçekleştirmektir. Bunu oluşturabilmek için doğuştan
getirdiğimiz bir takım reflekslerimiz vardır. Doğum ile beraber
gelen denge bozukluğunu bu refleksler sayesinde gidermeye veya
azaltmaya veya dış dünyaya haber vermeye çalışırız. Varlığımızı
devam ettirebilmek için yapılması gerekli olan ilk şey beslenmedir.
Beslenme, bozulan hemaostasisi yeniden dengeye getiren, bebeği
rahatlatan ve dinginliği temin eden en temel biyolojik unsurdur.
Anne memesiyle başlayan beslenme süreci, anne memesinin çocuğun
zihnindeki tasarımlanmasında beş duyu ile alınan algının bütüncül
bir şekilde entegrasyonu ile devam etmektedir. Meme emilirken
hem bu içe alım mekanizması sürdürülmekte ve hem de en temel ihtiyaç
olan beslenme işlevi yerine getirilmektedir.
Dengenin
bozulduğu cehennem halinden dengenin tekrar tesis edildiği cennet
haline dönüşün ilk prototipi bebeğin beslenme eylemidir. İşte
burada nesne tasarımı oluşturulurken, ilk denge halini alan uyaranlara
eşlik eden ikincil uyaranlar, çocuğun ilk hoşnutluk duygusunun
tasarımsal olarak yan tarafında taşıdığı hatırlatıcı koşullu unsurlardır.
Yani bir bebek annesi tarafından beslenirken ve cehennemden cennete
doğru bir yolculuğa çıkarken, bir başka ifadeyle bozulmuş hemaostasisin
yeniden tesisi gerçekleştirilirken odanın rutubeti, odanın nem
oranı, ortamda çalınan müzik, konuşmaların ses tonu, odanın kokusu
ve diğer tüm faktörler koşullu bir uyaran olarak zihne ilk unsurlar
olarak girebilir. Hayatımızın daha sonraki evrelerinde bilemediğimiz
ve anlamadığımız şekilde; belirli ısı derecelerinden hoşnutluk
duyan, belirli nem oranlarını tercih eden, belirli aydınlık şiddetlerinde
daha dingin olan, belirli müzikal notalara eğilim duyan, belirli
kokulara aşina olan ve belirli tatları tercih eden yapı muhtemelen
kaynağını bebeklik dönemindeki ilk koşullu uyarı etkisinden almaktadır.
Bu
durum yaşamımızın bir alanını izah etmeğe yararken diğer taraftan
içe alım sürecinin negatif olduğu yani hemaostasisin bozulduğu
durumlarda aynı çevre şartlarının, negatif bir uyarıcı gibi algılandığı
negatif koşullu şartlanmaları oluşturabilme potansiyeline sahip
olduğunu da göstermektedir. Bir takım anlamsız korkuların, duyguların
ve hislerin çeşitli ortamlarda, çeşitli tatlarda ve müziklerde
aktive olmasının arka planında bu tip bir ilk uyarıcı koşullu
refleks ağının bulunabileceğini hatırda tutmak gerekir.
Dinamik
açıdan bakıldığı zaman, oral dönemle ilgili bir takım ruhsal rahatsızlıkların
kaynağında ya annenin meme ucunda bir problem olması ya da çocuğun
ağzında bir hastalığın bulunması söz konusu olabileceğini daha
önce belirtmiştik. Örneğin, bebek emme döneminde ağzında oluşan
bir yara nedeniyle emme eylemini gerçekleştirip hemaostasisi temin
etmeye çalışırken diğer taraftan ağrılı bir uyaran buna eşlik
etmektedir. Bu durumda acı ve haz yan yanadır. Bu çok ciddi birçok
sonuca neden olabilir. Bağlanma (attachment) duyumu, korku ve
acı verici bir etkiye dönüşebilir. Memeye bu şekilde yaklaşan
bebeğin daha sonraki hayatında arkadaşına, partnerine veya eşine
bağlanırken aynı endişe ve acıyı duyması ve bağlanma zorlukları
yaşaması mümkün olabilir. Veyahut oral doyum sağlarken bir taraftan
yemenin hazzını yaşayıp bir taraftan acı hissedebilir. Cinsellikte
bu yapı sadist, mazoşist ve sadomazoşist bir ilişkiye dönüşebilir.
Bu şekilde birçok kombinasyonun oluşabilme ihtimali sözkonusudur.
Bunları nesnel olarak tespit edip zincirin halkalarını tamamlamak
şu anda pek olası görülmemektedir. Bu konu ile ilgili olarak detaylı
ve uzun süreli takip çalışmalarının yapılması gerekmektedir.
Buraya
kadar anlatmış olduğumuz İçe alım (incorporation) mekanizması
bir insanın gelişiminde doğal bir süreç olarak meydana gelirken
içe atım (introjection) mekanizması egonun savunma düzenekleri
arasında sayılmaktadır. İçe atım en çok özdeşim mekanizmasıyla
karıştırılmaktadır ki yeri geldiği zaman özdeşim mekanizması detaylı
olarak anlatılacaktır. İçe atım id, ego ve süperego ayrımının
gerçekleştirildiği; egonun oluşturulduğu ve kendiliğin (self)
tamamlandığı bir süreçte oluşmaktadır. Ego ve/veya kendilik, göreceli
olarak yetersizlik duyguları hissettiği zaman diğer savunma mekanizmalarıyla
yetersizliğini telafi edemez ise içe atım savunma mekanizmasından
da yararlanarak dayanma gücünü artırabilmektedir.
İçe
atım, dışarıdaki bir nesnenin veya nesnenin bir parçasının ya
da nesnenin bir özelliğinin pozitif veya negatif anlamda içe alınarak
zihinsel tasarımda onun yaşatılması anlamına gelir. Cümleyi daha
anlaşılır hale getirmek için şöyle bir örnek kullanılabilir: Yetersizlik
hisleri duyan bir birey, mahallede güçlü olduğuna inandığı ve
karizmatik olarak değerlendirdiği mahalle kabadayısını içsel olarak
içe atıp onun tasarımını zihninde canlandırdığında, o kabadayının
fiziksel ve ruhsal gücünün kendisine geçtiğine dair bir inanç
ve duyguya kapılır. Bu, içe atım mekanizması sayesinde mümkün
olur. Egonun göreceli olarak yetersiz olduğu durumlarda her bağlamda
içe atım olaylarının olması mümkündür. Özdeşim savunma mekanizmasında
dıştaki bir nesnenin özelliğinin egoya veya kendiliğimize katılarak
kendimizin bir parçası ve kendilik hamurumuzun bir karışımı yapılması
sözkonusu iken, içe atım düzeneğinde ise içe atılan nesne veya
özellik ayrı bir varlık olarak zihinsel tasarımımızda varlığını
devam ettirir. Birey, içindeki bu tasarımla iletişime geçip diyalog
kurabilir; konuşabilir, tartışabilir ve hatta kavga edebilir.
İçe atım düzeneğinin daha iyi anlaşılabilmesi için bir vaka örneğimizi
burada sizinle paylaşmak isterim.
Ödipal
çatışmaları yoğun olan, babası tarafından dövülen ve cezalandırılan
ve annesi de aynı şiddete maruz kalan bir genç, ergenliğe ulaştığında
babasının karşısında kendisini zayıf, yetersiz ve savunmasız hissetmektedir.
Ergenlikle beraber babanın şiddetinin kesilmiş olmasına ve de
geçmişte cereyan eden negatif olayların bitmiş olmasına rağmen
primitif savunma mekanizmasıyla varlığını sürdürmeye çalışan ruhsal
yapı; dış dünyadaki her türlü güç ve otoriteyi baba türevi olarak
algılayıp çaresizliğe düşmektedir. Bu çaresizlikten sıyrılmak
ve babayla ve baba türevleriyle rekabet edebilmek, egonun ve kendiliğin
güçlenmesi ve de olumlu özdeşim örneklerinin içselleştirilmesiyle
mümkün olabilir. Eğer bunlar yapılamamış ise alternatif bir yol
olarak içe atım savunma düzeneğinden yararlanılır. Bu genç de
içe atım düzeneğinden yararlanarak varoluşunu sürdürmüştür.
İçe
atımın negatif yönden değerlendirilmesi ise öfke duyulan ve nefret
edilen bir nesnenin içe alınarak, içte bu nesneye karşı nefret
deşarjının sağlanması şeklinde oluşabilmektedir. Zaman zaman rüyalarımızda
kızdığımız birisine karşı herhangi bir güç ve otoriteye karşı
tepkilerimizi ortaya koyarız. İstemediğimiz bu insanları rüyalarımızda
döver, hakaret eder bazen de öldürürüz. Rüyalarımızda olan bu
savunma düzeneği içe atımda normal zamanlarda da ortaya çıkmaktadır.
Sevmediği ve nefret ettiği öğretmenini içe atan, her gün onunla
hesaplaşan ve her gün ona küfreden bir genç delikanlı, sevmediği
öğretmenini içine atmış ve gerçek hayatta gerçekleştiremediği
hesaplaşmayı kendi istediği şartlarda iç dünyasında oluşturmuş
olur.
Bu
anlamda amirinden fırça yiyen memur, komutanı tarafından azarlanan
subay, patronu tarafından aşağılanan işçi gerçek hayatta olabilecek
reel kayıpları nedeniyle suskunluklarını muhafaza ederken, olay
anında dahi karşı tarafı içe atıp iç dünyalarında ona karşı hakaretleri,
öfke deşarjını ve hatta yaralayıp öldürmeyi bile tahayyül edebilmektedir.
Bunlar hepimizin gündelik hayatında yaşantılandırdığımız olağan
ego koruyucu yaşantılardır.
İçe
atımın diğer bir uygulama tarzı da kendiliğimizin bir parçasının
kendiliğimizden kopartılarak içte tutulmasıdır. Kendilik ve ego
kendi içerisinde ahenkli çalışan bir bütünü temsil eden, parçaları
arasında çok ciddi farklılıkların olmadığı bir ruhsal yapıdır.
Birey isteyerek veya istemeyerek bir takım olayların sonucunda
egosuna, süperegosuna ve kendiliğine ters bir konumda kalarak
dürtülerinin esiri olup bir takım eylemler gerçekleştirmiş olabilir.
Bu eylemler zaman içerisinde ego tarafından sindirilerek bünyeye
katılabilir. Ama bazı durumlarda ego yaşanılan bu olayı bünyeye
katmakta zorlanır ve ayrı bir parça olarak onu muhafaza etmeyi
yeğler. Bu bir nevi vücuda girmiş olan mikrobun bir korunma bariyeri
halkasının içinde tutulması gibidir. O farklı parça, bünyededir
ve varlığını devam ettirmektedir. Kişi bundan şiddetli şekilde
rahatsızlık duyar. Diğer savunma mekanizmaları yetersiz kaldığından
içe alınan bu kimlik parçası içerde ayrı olarak yaşamaya devam
eder. Bu birey için çok ciddi bir sorun teşkil eder.
Bu
durumu şuna benzer vaka örnekleriyle anlatabiliriz: Gazete haberlerinde
zaman zaman bir takım intihar haberleri okuruz. Bunların bir kısmı
içe atım düzeneği sonucunda ortaya çıkmaktadır. Örneğin yıllardır
onurlu ve gururlu bir şekilde iş hayatında başarılı olmuş bir
iş adamı, toplumda çok saygın bir konumu varken yeni girdiği bir
iş teşebbüsünde başarısız olmuş ve risk faktörlerini iyi analiz
edemediği için iflas etmiştir. Bir anda beş parasız kalmış ve
şaşaalı bir dönem sona ermiştir. Birey bunu kabul edememektedir.
Bu durumda egonun bir parçası bölünmüş suçu bu bölünen parçaya
yüklemiştir ki; ‘o’ hatalar yapmıştır. Kendisi asla hata yapacak
potansiyele sahip değildir. O ego parçası tarafından kandırılmış,
aldatılmıştır. Dolayısıyla bu parça yok edilmelidir. Bu bağlamda
hata yapan ego parçasını ortadan kaldırmaya yönelik olarak sağlam
ego parçası onu cezalandırıp yok etmekte ve intihar bu şekilde
gerçekleşmektedir.
|