İnsanı
hayvandan ayıran temel unsurlardan biri de idrak etmek, farkında
olmak veya içgörü sahibi olmak şeklinde ifade edilmektedir. İnsanoğlunun
idrakini, farkındalığını veyahut da iç görüsünü bütüncül perspektiften
inceleyecek olursak onun, zihinsel yapının gelişimiyle ilgili
birçok aşamalar içerdiğini görürüz. İdrakin oluşabilmesi için
bireyin zekâ seviyesinin, idraki oluşturabilecek kapasitede olması
gerekir. Bunun da kaynağı biyolojik ve genetik yapımızla ilintilidir.
Doğuştan getirdiğimiz materyalde zekâ seviyemizin yeterli olmaması
durumunda, idrak ve farkındalığımız da o oranda düşük olacaktır.
Bu çalışmamızın ilk sayfasından bu noktaya kadar olan kısımlarda,
ruhsal yapının nasıl şekillendiğini, nasıl oluştuğunu, nasıl örgütlendiğini
ve sebep-sonuç ilişkisinin ne şekilde ortaya çıktığını, mümkün
olduğu kadar anlatmaya gayret ettik. Tüm bunları göz önünde bulunduracak
olursak çok farklı idraklerden, farkındalıklardan veya iç görülerden
bahsetmek mümkündür. Ancak biz mümkün olduğu kadar bu yapıları
sınıflandırmaya, belirli bir eksenle izah etmeye çalışacağız.
Farkındalığın
ve idrakin oluşabilmesi için zekânın yanında dikkat edebilme,
irade edebilme, düşünebilme, hafızaya kaydedebilme, hafızadan
geri çağırabilme, mantık yürütebilme, kıyas yapabilme gibi beynimizin
zihinsel-entelektüel fonksiyonlarının bir bütün olarak ahenkli
bir şekilde çalışması gerekmektedir. Bunlardan biri veya birkaçının
çalışmaması, eksik çalışması, ters çalışması ya da ahenkli bir
şekilde çalışmaması sonucunda idrak etmenin ve farkında olmanın
yani bilinçlenmenin mümkün olmadığını veya çarpık bir tablonun
oluştuğunu görmekteyiz.
Ruhsal
gelişim evrelerinde zihinsel yapımız bir gergefin işlenmesi gibi
lif lif, adım adım işlenerek bir mantıksal örgü beynimize, zihnimize
hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Hayatımızda somut düşünceden
soyut düşünceye ve modelleme ve şablonsal algılamadan iradî tercihe
dayalı algılama ve seçiciliğe giden bir süreç yer almaktadır.
Tüm bunların normal bir seyir içerisinde geliştiğini, ruhsal gelişim
evrelerinin sağlıklı bir şekilde geçirildiğini kabul edersek konumuz
olan idrak, farkındalık ve iç görünün ne demek olduğunu daha farklı
bir bağlamda ele almış oluruz. İdrakin, farkındalığın ve iç görünün
varlığından bahsedebilmek için nesne ilişkilerinde bireyin belirli
bir olgunluk derecesine ulaşması, bazı olayları tecrübe etmesi,
bazı olayları gözlemlemesi, bazı olaylardan da kıyas yoluyla akletmek
suretiyle sonuçlar çıkarabilecek bir seviyede olması gerekir.
Bunların oluşabilmesi için de kişinin yaygın ve/veya örgün bir
eğitimden geçmesi ve yaşadığı ortamın, eğitim düzeyine uygun olması
öncül şart gibi gözükmektedir.
Bir
aile içerisinde yetiştirilen bir çocuğun, belirli nesne ilişkileri
gösterilmeden, tecrübe ettirilmeden, soyut olarak onların varlığını
algılayabilecek bir zihinsel kapasiteye ulaşmadan o konularla
ilgili idrak ve farkındalığını artırabilmesi veya iç görüde bulunabilmesi
mümkün değildir. Ancak toplum içine girmiş, soyut düşünceyi geliştirebilmiş
ve olaylar arasındaki bağlantıları kurabilecek bir kapasitedeki
bir bireyin kendi zihinsel seviyesi ve yaşam alanına uygun bir
şekilde idrak etmesi, farkındalığının oluşması veya iç görüsünün
bulunması gerekli görülmektedir. Kişinin farkındalığını ölçebilmek
için onun zekâsı, eğitim düzeyi, yaşadığı sosyal çevre çok iyi
bilinmeli ve o bağlamda kişiye yaklaşılmalıdır. Tıbbi muayeneler
yapılırken ve kişinin oryantasyonu ve işbirliği incelenirken sorulan
sorular kişinin sosyo-kültürel, eğitimsel ve zekâ durumuna göre
yapılmalıdır. Bu kapasitelerin gelişmişliği oranında farkındalık
düzeyinden veya iç görüden bahsedilebilir. Kişinin zekâ seviyesi
düşükse, sosyo-kültürel yapısı aşağı ise ve eğitimden mahrum bırakılmış
ise idrak etme, farkında olma veya iç görüsünü derinleştirme imkânı
çoğu zaman kısır kalacaktır. Bunların tersi durumlarda ise kişi
daha şanslı gözükmektedir.
Ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde iç görüyü artırmaya yönelik
ve farkındalık düzeyini yükseltmeyi amaçlayan çalışmalara ve terapi
şekline iç görü yönelimle psikoterapiler ismi verilmektedir.
İnsan
zihni birbirinden kopuk, bağlantısız ve kaotik bir düşünceye sahip
değildir. Yaptığı her eyleme, yürüttüğü her fikir çalışmasına
bir anlam yüklemek ve mantıksal bir kalıp vermek zorundadır. Beynimizin
genetik çalışması bizi buna zorunlu kılmaktadır. Anlam yükleme,
açıktan bir takım sebep-sonuç bağları kurmakla yapılabildiği gibi,
soyut anlamda ‘bu yapılanda bir hikmet vardır’ anlayışı perspektifinde
bu yerlere gönderme yapılarak da yürütülebilir. Veyahut ruhumuzun
bir tarafını temsil eden büyüsel düşünce (magic thinking) gibi
gizemsel bir izah tarzı getirilebilir. İster determinal bir bağlantı,
ister hikmet arayışı, isterse de gizeme olan bir köprü olsun hepsinde
kurgulanmış bir mantık arayışının izlerini görmek mümkündür. Bu
mantıksal kurgunun olmadığı bir zeminde kaos ve psikoz söz konusudur.
İşte bu bağlamda bize başvuran hastalarımızda terapi seçeneklerini
düşünürken ve hastamıza hangi seçeneklerin uygun geleceğini tespit
ederken tüm verileri gözden geçirmek zorundayız.
Bu
bağlamda davranışçı terapi, temelindeki fikrî arka plan fazla
dikkate alınmadan, sadece davranışçı şartlanmalar üzerine odaklanmış,
böyle bir mantığı ön plana çıkarmış bir tedavi anlayışını içeren
tekniklerdir. Otorite konumundaki doktor, hastaya bir takım talimatlar
ve ev ödevleri vererek alıştırmalarla tedaviyi sürdürmeye çalışır.
Böyle bir tedavide idrakten bahsedilebilir ve yaptığı şeyin nasıl
bir sonuç yaratacağı ile ilgili farkındalık oluşturulabilir ama
bunun çalışma sistematiği ile ilgili bir iç görüden bahsedilemez.
Çünkü buradaki olay modelleme suretiyle bir davranışı taklit etmek
ve yapmaktır. Köpek fobisi olan bir bireyi, aşama aşama köpeğe
yaklaştırıp duyarsızlaştırma böyle bir tedaviye örnektir. Böyle
bir tedavide iç görüden bahsetmek söz konusu değildir. Ama yapılan
tedavinin mantığını anlatmak yani hastaya bu konuda idrak sağlamak
veya farkındalığını temin etmekten bahsedilebilir.
Bilişsel
terapide ise davranışçı bir modellemeden veya idrakten öte zihindeki
bilginin nasıl işlemlendiğine odaklanılır: Birey bir olay karşısında
nelere dikkat etmekte, nasıl düşünmekte, bu otomatik düşünce nasıl
faaliyet yürütmekte, bunlara bakılmaktadır. Her bireyin nesne
ile ilişkilerinde farklı fikir yürütme kalıpları veya yolları
söz konusudur. Nesne ile iletişim ancak bu düşünce yolları üzerinden
yapılabilir. Alışıla gelmiş veya öğrenilmiş olan bu düşünce tarzı
kişiyi zaman zaman ruhsal rahatsızlıklara götürür. Kişiye nasıl
düşündüğünü, bu düşünce tarzının kendisini nasıl hasta ettiğini
mantıksal bir bağlamda aktardığınızda ve bunu yakalamasını temin
ettiğinizde kişinin kendi düşünce ve bilinci üzerindeki farkındalığını
artırmış olursunuz.
Buna
bir örnek verecek olursak sosyal fobisi olan bir şahıs, grup önüne
çıkıp bir konuşmayı başlatamamaktadır. Olaya nasıl baktığını ve
düşündüğünü incelediğimizde ilgisiz bir düşünce şeması karşımıza
çıkar. Bu şahıs muhtemelen şöyle düşünmektedir: ‘Grup karşısında
konuşurken mutlaka hata yapacağım, yanlış konuşacağım veya bildiklerimi
unutacağım; insanlar bu duruma bakarak benimle alay edecekler,
dalga geçecekler, kendimi aşağılanmış ve küçülmüş hissedeceğim;
insanlar beni reddedecekler, bir daha beni adam yerine koymayacaklar;
reddedilmek ve dışlanmak bana dayanılmaz bir acı verecektir, insanların
beni reddetmesi kadar kötü bir şey olamaz, bu nedenle insanların
karşısına çıkıp asla konuşamam’ diyebilmektedir. Bu mantıksal
süreç tamamen hatalar ve çarpık yorumlarla doludur; keyfi çıkarsamalar
ve genellemelerin görüldüğü, bilgi işlemedeki hatalı bir süreçtir.
Bu düşünce zincirinin halkaları ve düşünce matematiği, bireye
aşama aşama sindirile sindirile gösterilip farkındalık düzeyi
artırılır. Hemen yanı başında bu bireye kendisini daha sağlıklı
kılacak alternatif bir düşünce modeli gösterilir. Bu alternatif
modelin aşama aşama nasıl uygulamaya sokulacağı ve diğer yanlış
modelin üzerine nasıl ikame edilip bindirileceği sonraki terapi
süreçlerinde aşama aşama aktarılır. Burada yapılan, büyük oranda
bireyin, düşüncesi üzerindeki sistematik çalışmayı görmesini,
olumsuz düşünceleri yakalamayı öğrenmesini ve düşüncenin şemalarını
fark etmesini sağlayan bir tedavi programıdır. Kişi burada büyük
oranda düşüncesi üzerindeki farkındalığını artırarak onu değiştirebilme
yetisini kazanır. Farkındalık arttıkça kendini tanıma ve anlama
konusundaki içgörüsü de genişlemiş olmaktadır.
Bireyin
dinamik bir terapisinden bahsediliyorsa bu, kitabımızda bahsettiğimiz
tüm dinamik süreçleri içine alan bir sanal programın fark edilmesi
ve bunun ayak izlerinin takip edilmesine dayanmaktadır. Dinamik
terapi, klasik analizden başlayarak kısa dönem iç görü yönelimli
dinamik psikoterapi programlarına kadar giden geniş bir yelpazeyi
içerir. Burada özellikle vurgulamak istediğimiz kısım dinamik
terapide kullandığımız iç görünün ne olduğu ile ilgilidir.
İç
görü, dinamik yaklaşım anlamında kişinin kendi bireysel varoluşunu
kavraması; id, ego ve süperego arasındaki bağlantıları idrak etmesi;
bilinçdışı ile iletişim kurabilmesi; bilinçdışının mesajlarını
(rüya, lapsus, serbest çağrışım) okuyabilmesi; oral, anal, fallik,
latent ve diğer dönemlerdeki ruhsal gelişim evrelerinin Bugünkü
kesitten görünümlerinin veya tezahürlerinin farkına varılması
ile ulaşılan tüm sürece verilen isimdir. Klasik analiz, iç görüden
ziyade boş bir ekran olarak var olan analistin şahsında bir orta
oyununun sahnelenerek duygusal bir değişimin yaşanma hikâyesidir.
Kişinin egosunun veya mantığının bu işe fazla bir katkısı yoktur.
Bilakis ego ve mantık devre dışı bırakılarak, bilinçdışında deşarj
olmaya çalışan dürtülerin önü açılarak bilinçli olmasına çalışılır.
Bu şekilde varlığını sürdüren engellenmiş dürtüler kendilerini
ifade ederek deşarj yolu bulduğunda tedavi prosedürü de kendiliğinden
ortaya çıkmış olur. Analist zaman zaman yorumlarıyla bu süreci
sürdürebilir.
İçgörü
yönelimli dinamik psikoterapide ise olay tamamen egonun ve bilinçli
düşüncenin denetiminde, olan biteni fark etmeye dayanmaktadır.
Kişi ruhsal yapısındaki mekanizmaları keşfettikçe ve fark ettikçe
onlar üzerindeki denetimi ve hâkimiyeti güçlenir. Bilinmezlik,
belirsizlik ve kaos karşısında şaşkına düşmüş olan ego ve mantıklı
düşünce, dürtülerin bu istilası karşısında bunları anlamlandırabilecek,
belirleyebilecek ve mantığını ortaya koyabilecek bir farkındalığı
yakaladığında hastalığı da kontrol edilebilir hale gelmekte ve
onun yerine yeni mekanizmalar kurabilmektedir. Bu da içgörü yönelimli
psikoterapinin çalışma şeklidir.
İçgörü
yönelimli dinamik psikoterapi, hastaya öncelikle hastalığı ile
ilgili bir çerçeve çizer. Bütün tedavi prosedürlerinde olduğu
gibi hastaya hastalığı ile ilgili bir formülasyon oluşturur. İçgörü
yönelimli bir psikoterapiyi yönetebilmek için hekimin hastasını
çok iyi dinlemesi, anlaması dinamik açıdan rahatsızlığı kavramsallaştırması
ve bir hastalık formülasyonuna ulaşması gerekir. Ardından kavramsallaştırılan
bu hastalık formülasyonuna uygun bir tedavi prosedürü oluşturulur.
Bu aşamadan itibaren hekimin ruhunda hastalığın psiko-patolojik
gelişimi, seyri ve tedavi prosedürü netleşmiştir. Tedavi programı
aşama aşama hastaya verilmelidir. Hastadan alınacak olan geri
bildirimler sayesinde tedavi prosedürü ve formülasyon ile ilgili
bir takım yeni düzenlemeler ve düzeltmeler yapılabilir.
Hekimin
zihninde canlanan hastalık yapısının matematiksel zinciri, bir
şekilde hastaya aktarılmalıdır. Kendi uygulamalarımızda hastalarımıza
bu durumu bir metaforla anlatmaya çalışmaktayım: “Şu anda benim
karşıma geldiniz, paniklisiniz, anksiyeteniz, korkunuz, bir takım
fonksiyonel bozukluklarınız var. Bu sıkıntılarınız nedeniyle ruhsal
hayatınız çok kötü durumda, hayattan zevk alamıyor, bunaltı ve
sıkıntının içinde kıvranıyorsunuz. Çoğu zaman başvurduğunuz çözüm
yolları çıkmaz sokağa dönüşüyor veya çaldığınız kapılar ya açılmıyor
veya yüzünüze kapanıyor. Bu durumda kendinizi zifiri karanlıkta
bir orman içerisinde yürürken hissediniz. Bu vahşi ormanda her
taraftan köpek havlamaları, kurt ulumaları geliyor. Vahşi hayvanların
nefesini sanki ensenizde hissediyorsunuz; şu anda yaşadığınız
hastalıkta durum buna benziyor. Hangi canavarın ne zaman, nerenizden
ısıracağını bilemiyorsunuz. Hep tedirgin, tetikte ve korku içerisinde
bekliyorsunuz. İşte bu aşamada ben size yardımcı olacağım. İçgörü
yönelimli dinamik psikoterapi bağlamında sizi bu vahşi ormandan
çıkaracağım. İlk etapta ormanın içerisinde, bu zifiri karanlıkta
yürürken ormanın her tarafını aydınlatan ışıkları yakacağım. Karanlık
orman aydınlanacak. Göreceksiniz ki orman içerisinde, etrafınızda
birçok köpek veya kurt havlamakta veya hırlamaktalar; ancak tüm
bu hayvanlar etrafınızdaki ağaçlara çeşitli uzunluklardaki zincirlerle
bağlanmış durumdalar. Siz o hayvanlara yaklaşmadığınız müddetçe,
o hayvanların size ulaşması mümkün değildir. Tabloyu bu şekilde
gördükten sonra hayvanların size zarar veremeyeceğinden emin olacaksınız.
Bu da sizde büyük bir rahatlık yaratacak. İşte size vereceğim
tedavi programında hastalığınızın içyapısını kavrayıp iç görüsünü
geliştirdiğinizde, içerisinde size zarar verebilecek faktörleri;
yani orman içerisindeki hayvanların yerini ve zincirin uzunluklarını
çok net algılayabileceksiniz. Onlara yaklaşmadığınız, onları kışkırtmadığınız
müddetçe bu hayvanların size zarar vermesinin mümkün olmadığını
göreceksiniz. Bu durum sizde büyük bir rahatlama sağlayacaktır.”
Bu
aşamaya kadar varacak olan bir tedavi programında bireye rahatsızlığının
mekanizmaları, oluşum şekli ve görüntüleri anlatılmış olacaktır.
Hastanın zekâ ve sosyo-kültürel seviyesine göre yapılacak olan
bu açılımlar, hastanın bilinmezlik ve belirsizlikten doğan kaygısını
kontrol altına almayı temin edecektir. Klinik çalışmalarımızda,
yoğunlaştırılmış terapi programına aldığımız hastalarımızda hastalıklarının
nasıl ortaya çıktığını ve hangi mekanizmalarla faaliyet gösterdiğini
anlattırıp bu bilgileri kendi hayatlarıyla ilişkilendirdiğimizde
hastalarımızda büyük bir iç görü ve farkındalık gelişmektedir.
Kendi bireysel, sağlıklı yanları ile hastalıklı tarafını ayırabilmekte
ve hastalığı ile mücadeleye başlayabilmektedir. Artık birey ne
ile savaştığını, nasıl bir güç ile karşı karşıya kaldığını, karşıdaki
düşmanın savaş stratejilerini ve gücünün ne olduğunu çok iyi bilmektedir.
Bu durumda da kaygılanacak bir şey yoktur. Bu aşamaya kadar hastamıza
sadece hastalığı ile ilgili bilgilendirme yapılmış, bir hastalık
formulasyonu ortaya konmuş ve bunun mantıksal gelişim zinciri
gösterilmiştir. Yaptığımız çalışmalarda 15 günlük yoğunlaştırılmış
terapiye aldığımız hastalarda sadece böyle bir eğitim ve formulasyonun
hastaya aktarılması ve kendi hayatıyla ilişkilendirilmesi anlık
ve sürekli kaygı düzeylerini % 50–70 arasında azaltmıştır.
İç
görü yönelimli dinamik psikoterapide hastaların kendi hastalıklarının
oluşum ve gelişim sürecini kavramaları tedavi için yeterli değildir.
Metaforumuza tekrar dönecek olursak orman içinde bir ışık yakmakla
yani hastalığın gelişim seyrini ve sürecini onlara göstermekle
tehlikenin nasıl, nerede ve ne boyutta olduğunu anlatmış olmuyor,
fakat hastalığı aktive eden dinamiklerin ne olduğunu onlara göstermiş
oluyoruz. Hastalığı aktive eden dinamikleri uyarmadığı müddetçe
herhangi bir surette tehlikenin mümkün olmadığını onlara göstermeye
çalışıyoruz. Bu aşamadan sonra ormandan kaçıp kurtulmak değil
orman içerisindeki köpeklerin ıslah edilerek, eğitilerek bize
yararlı birer bekçi köpeği haline dönüştürülmeye veya evcilleştirilmeye
çalışma süreci başlamaktadır. Bu aşamadan itibaren de iç görü
yönelimli dinamik psikoterapi ve diğer psikoterapi yöntemleri
birleştirilerek bütüncül yaklaşımla süreç devam ettirilmektedir.
Haftalık görüşmelerle sürdürdüğümüz bu terapi süreçlerinde hastalığa
neden olan saldırgan köpeklerin evcil ve yararlı köpekler haline
dönüştürülmesine çalışılmaktadır. Yani iç dünyamızda bize zarar
veren bir takım savunma mekanizmaların daha olgun ve daha sağlıklı
mekanizmalara döndürülmesine çalışılmaktadır. İçsel dinamiklerin
bağlantıları yeniden kurgulanmakta ve onlar üzerinde yeniden yapılandırılma
çalışmaları sürdürülmektedir. Bu süreçler anksiyete bozukluklarında
patolojinin şiddet derecesine göre ortalama bir yıl sürerken kişilik
bozukluklarında bu süreç ortalama iki yıl sürmektedir.
İç
görü yönelimli dinamik psikoterapi yöntemiyle tedavi yapmaya karar
verdiğimiz bir obsesif kompulsif vakasında iç görünün nasıl çalıştığını
anlatmak istiyorum. Obsesif kompulsif kişilik örüntüsüne sahip
ve obsesif kompulsif bozukluk geliştirmiş olan hastamız tedavi
olmak için bize müracaat etmişti. Yeterli dozda ve sürede medikal
terapi gördüğü halde semptomlarında bir iyileşme olmamıştı. Anti
obsesif, anti depresif ilaçların yanında anti psikotik ve elektro
konvulsif tedavi de denenmiş; ancak hastalık belirtileri gerilememişti.
Hastamızın, yapılan muayenemizde semptomlarının ödipal döneme
bağlı semptomatik bir ifade olduğu tanımlanınca onu iç görü yönelimli,
yoğunlaştırılmış terapi programına aldık. Çok başarılı öğrencilik
hayatı olan bu üniversite öğrencisi, rahatsızlığı nedeniyle tahsil
hayatını dondurmak zorunda kalmıştı. Yellbrown Obsesif kompulsif
skoru 40 üzerinden 36 idi. Yoğunlaştırılmış terapide hastanın
dinî obsesyonlarının içeriği ve mekanizmaları incelendiğinde hepsinin
baba otoritesi ile olan bir savaşımın çeşitli görünümlerindeki
tezahürleri olduğu fark edildi. Her cinsel dürtülenim ve duygulanımdan
sonra yoğun obsesyonlar ortaya çıkıyor; çeşitli eşyalar, simgeler
ve düşünce alanındaki çağrışımlarla ödipal çatışma her alanda
yaşanıyordu. Cinsel dürtüler uyarıldığında yoğun bir suçluluk
duygusu hissediliyor, bundan kurtulabilmek için dinî ibadetlere
yöneliniyor ve birçok ritüeller peş peşe uygulanıyordu. Patolojik
olarak uygulanan bu ibadet ve ritüellerin arkasında kurgulanmış
olan bir hastalık hikâyesinin ayak izleri net bir şekilde görülebiliyordu.
Her dürtüsel ihtiyaçtan sonra ağır süperego baskısı ve onun getirdiği
ritüeller ve bunaltı, hastayı dayanılmaz hale sokuyordu.
Yüzlerce
semptomun her biri tek tek ele alınarak sistemin nasıl çalıştığı
ve hangi süreçlerin işlediği, hangi düşünceden sonra hangi düşüncenin
geldiği ve bunun hangi ihtiyacı karşıladığı net bir şekilde ortaya
konmuştu. Hasta artık şaşkın ve bezgin değil, hangi dürtünün neyi
aktive edeceğini, hangi düşünce zincirini harekete geçireceğini
ve sonuçta hangi ritüellerin yapılmak zorunda olacağını kavramıştı.
Bu mekanizmayı kavradıktan sonra hastalık süreçleri sanki gözünün
önünden geçen resmi bir geçit gibi akıp gidiyordu. Onların her
bir aşamasını yakinen tanır, bilir hale gelmişti. Onlar hakkında
çok rahat yorum yapabiliyordu. Başlangıçta kaotik, karmaşık ve
belirsiz gelen birçok düşünce ve ritüel bir anlam kazanmış, aralarındaki
büyük savaşın hatları belli olmuştu. Genç hastamız dost güçlerle
düşman güçlerin ayrımını rahatlıkla yapabilecek hale geldiğinde
Yellbrown obsesif kompulsif skoru 40 üzerinde 12’ye düşmüştü.
Yapılan takiplerde ve tedavi programının kalan kısmında skor,
kalıcılığını devam ettirdiği gibi giderek normal sınırlara gelmiştir
|