Aklileştirme savunma düzeneği, egonun ve kendiliğin
korunması ve gücünü muhafaza etmesi için
kullanılan otomatik bilinçdışı
bir düzenektir. Biyolojik veya psikolojik ihtiyaca binaen
ortaya çıkan dürtünün hedefi, nesnesine
ulaşmaktır. Bir dürtü nesnesine ulaşana
kadar bir gerilim taşır. Bu gerilim nesneye ulaşmak
için bir motivasyon kaynağı olarak kullanılırken,
dürtünün nesnesine ulaşma olasılığının
zayıfladığı durumlarda veya dürtünün
hedefine ulaşmasının ketlendiği ve engellendiği
şartlarda birey bunaltı ve anksiyete hisseder. Dürtünün
hedefine ulaşmasını engelleyen dirençler
ego kaynaklı, süperego kaynaklı veya gerçeklik
kaynaklı olabilir. Bu durumda dürtü bu engelleri
aşmak için yoğun çabalar sarf edecektir.
Engelleyici güçler ile hedefe yönelen güçler
arasında bir çatışma ve karşıtlık
ortaya çıkacaktır. Herhangi bir eyleminde
benlik, belirli bir amaca yönelik eylem ortaya koyarken arka
planda bilinçdışı bir dürtü
onun arkasına takılmış ve benliğin
kabullendiği eylem vasıtasıyla hedefe yönelmiş
olabilir. Bu durumda bir aklîleştirmeden söz
edilebilir.
Aklileştirme bilinçli ve şuurlu yapılan
bir hareketin egoya, süperegoya veya realiteye uymaması
sonunda ortaya konulan yalan mekanizmasıyla ilintili değildir.
Yalan veya gerçekliği tersyüz etmek, egonun bilinçli
ve amaçlı bir eylemi olup süreç ego
kontrolündedir. Aklileştirme fenomeninde ise egonun
bu şekilde bilinçli ve amaçlı bir şekilde
olayı çarpıtması söz konusu değildir.
Dürtü, fırsat bulduğu bir boşlukta
kendini bir anda ortaya çıkartır, hedef nesnesine
yöneltir ve içindeki enerjiyi deşarj ettirir.
Bu aşamadan sonra durumu anlamlandırma, bu olguyu
benlik ve kendilik perspektifinde izah etme süreci aklileştirme
savunma düzeneğinin fonksiyonudur. ‘Minareyi çalan
kılıfını hazırlar’ atasözü,
bilinçli ve amaçlı bir şekilde gerçeği
çarpıtma ilkesi için kullanılır.
Bu, yalan mekanizmasıdır. Bu duruma baktığımızda,
yaşam alanında, insanlar arası ilişkilerde
çoğu kez yalan mekanizmasının daha etkin
bir rol oynadığını görürüz.
Aklîleştirmede böyle bir şey söz konusu
değildir.
Konuyu açacak olursak epigenetik açılıma
uygun olarak belirli dönemlerde belirli dürtüler
öncelik kazanır. Bebeklikten itibaren bu evreleri
aklîleştirme açısından değerlendirecek
olursak, birçok ilginç aklileştirme mekanizmalarına
şahit oluruz. Bir yaşını henüz
tamamlamış, iki yaşına ulaşmış
ve bireysel özerkliğini yaşamaya başlamış
bir çocuk, ben merkezli yaşam anlayışında
bütün ilginin ve sevginin kendine yöneltilmesini
arzulayacaktır. Ancak anne veya baba bu sevginin tamamını
kendine vermek yerine diğer kardeşler veya nesnelere
yönlendiriyorsa; çocukta otomatikman haset duyguları
aktive olacaktır. Bu durumda çocuk kardeşine
karşı acımasızlaşacak; onu itecek,
belki dövecek hatta ağır şekilde yaralayabilecektir.
İşte tam bu esnada ebeveyn tarafından bu eylem
sorgulandığında çocuk bu eylemini aklileştirerek
anlatacaktır: “Kardeşi ona vurmuştur,
kardeşi odasına girmiştir, kardeşi onun
eşyasını almıştır vs.”
Çocuk haset duyumunun ayırdına varamayacak
ve eylemi yapma gerekçesi olarak ileri sürdüğü
aklileştirmeye gerçekten inanacaktır.
Bu olay ödipal dönemde çocuğun aynı
cinsten ebeveynle çatışmaya girip karşı
cinsten olan ebeveyn ile yakınlaşması sürecinde
daha belirgin bir hal alabilmektedir. Kız çocuğu
babaya yaklaşırken, erkek çocuğu anneye
yaklaşmaktadır. Kız kendini babaya daha yakın
hissederken erkek çocuğu kendisini anneye yakın
hisseder. Bunun sebepleri kız ya da erkek çocuğa
sorulduğunda birçok açıklamayla karşı
karşıya kalabilirsiniz. Bu açıklamaların
çoğu aklileştirme mekanizması sonucu dürtünün
rasyonalize edilmesidir. Burada temel mekanizma, aynı cinsten
olan ebeveyni saf dışı edip karşı
cinsten olan ebeveyn ile sosyal bir rolü gerçekleştirme
isteğidir. Bunun açık bir şekilde ortaya
konması, hem realite açısından hem
de süperego açısından sakıncalı
hatta tehlikelidir. Bu durumun farkına varan ego güçleri,
bu dürtünün açık talebini bilinçdışına
iterek çatışmayı orada sürdürürken
bilinçli alanda dürtünün hedefine ulaşabilmesi
için bir takım gerekçelere sığınır.
Bunu da yapabilmek için bilgi işlemleme süreci
çarpıtılır. Aynı cinsten olan
ebeveyn, algılanan bir takım bilgilerle kötü
algılanırken karşı cinsten olan ebeveyn
algılanan bilgilerle iyi algılanır. Bu durum
genel temayül için söz konusudur, bunun istisnai
durumları her zaman mevcuttur.
Benzer durum ergenlikte daha da çıplak halde karşımıza
çıkar. Ergenliğe giren bir gencin, epigenetik
bir açılımla ilk yaptığı
şey otoriteye isyan etmektir. İsyan edebilmek, gücünü
ortaya koyabilmek ve karşı tarafa kendi gücünü
gösterebilmek dürtünün temel amacıdır.
Burada isyanın içeriği, malzemesi, kime karşı
olduğu, ne zaman ve ne şekilde olduğu hiç
önemli değildir. Genç isyan etmelidir, çünkü
içsel dürtüleri böyle bir talep içindedir.
İsyan, kendisini yönettiğine inandığı
otoriteye, yani ebeveyne karşıdır. Özellikle
de erkek çocuk babaya; kız çocuk anneye karşı
bu eylemini ortaya koyar. Anne ve babanın talepleri reddedilir.
Çevre tarafından kendisine, niçin isyan ettiği,
anne-babanın sözlerine uymadığı
şeklinde bir soru yöneltilirse, ergenin buradaki izahlarında
ve inançlarında aklileştirme mekanizması
açıkça görülür. “Babası
haksız taleplerde bulunmuştur, onu kimse anlamamaktadır,
onun yüce ve ender fikirleri vardır, o diğerlerinden
farklıdır vs.” Bunlar ergenin yürekten
inandığı ve ölesiye peşine düştüğü
değerlerdir. Ergen, temel isyan dürtüsünü
burada mantıklı bir kılıfa büründürmeye
çalışmaktadır; bunu da inanarak yapmaktadır.
Bu ise tam bir rasyonalizasyondur.
Ergen fark edilmek istemektedir. Fark edilmek daha çok
cinsel kimlik ve karşı cins ile ilgilidir. Ben merkezli
bir yaşam anlayışı içinde dürtüler,
karşı cinse yönelmiş, karşı
cinsin kendisiyle ilgilenmesi ile ilgili fanteziler geliştirilmiştir.
Belki gerçeklikte böyle bir şey söz konusu
değildir. Ergen tamamen fantezi dünyasında yüzmektedir.
Karşı cinsin kendisiyle ilgilendiği, bir takım
mesajlar gönderdiği, bir takım hareket ve davranışlarının
özel anlam içerdiği gibi yorumlara yönelir.
Burada da dürtü hedefine ulaşmış,
karşı cinsin kendisi ile iletişim içerisinde
olduğu kabul edilmiştir. Yine ergenlik döneminde
ergen nesnelerle iletişim kurabilmesi için bir kendilik
çeperine ihtiyaç duyar. Bu da ideolojik bir tavrı
gerektirir, dolayısıyla ergen, bu dönemde bir
ideolojiye sahip olmalıdır. Burada da ideolojinin
içeriği önemli olmayıp, ideoloji otoriteye
karşı gelmeyi sağlamalı, sırdaş
edinmeyi temin etmeli, amaç içermeli, lider ve ardıl
olabilme özelliklerini temin etmeli ve nesne ile ilişkisini
anlamlandırmalıdır. Her ideolojik yaklaşım
da bunları temin edebilme vasfına sahiptir. Belirli
dinamikler nedeniyle hasbelkader bir ideolojiye yönelen ergen,
bu ideolojiyi niçin seçtiğini rasyonalize etmeye
başlar. Burada tam bir aklileştirme süreci işler.
Böyle bir yapının içine girdikten sonra
kişi olgunlaşamaz ve farkındalık düzeyini
geliştiremez ise kanserli bir dokunun gelişmesi gibi
sahip olduğu ideolojiyi ahenkli, mantığa uygun
ve detay içeren aklileştirmelerle devasa bir şekilde
büyütebilir. Kendi ürettiği serabın
peşine düşer.
Ödipal çatışması nedeniyle daha
sonraki erişkin dönemde anneye bağımlı,
ondan ayrılamayan, bu nedenle evlenemeyen, evlendiği
halde cinsel hayatı normalleşemeyen ve partner seçiminde
anne figürünü arayan süreçlerin hepsi
ödipal çatışmanın bir dürtü
uzantısı olarak ortada dururken, birey bu durumu
çok farklı gerekçelerle kesin bir kanaatle
izah edecektir: ‘Anne yaşlıdır, anne
bakıma muhtaçtır, anne şefkatlidir,
anne gibi kimse sevemez, yapması gereken daha çok
şey vardır’ gibi gerekçeler aklileştirmenin
malzemesi olabilir.
Buraya kadar anlatılan rasyonalizasyonlar dürtünün
normal gelişim evresindeki biyolojik, epigenetik ve psikolojik
gelişimine uygun malzemeyi üretmeye yöneliktir.
Bu süreçlerde çeşitli faktörlere
bağlı patolojik gelişimler ortaya çıktığında
süreç farklılaşmaktadır. Bir patolojik
belirti yani şikâyet bir başka patolojinin bize
dolaylı yoldan haber verilmesidir. Sosyal fobisi olan birinin,
kalabalık bir ortamda bakışlar üzerine
odaklandığında yüzü kızarıverir,
kişi terleyebilir, midesinde bulantı hissedebilir
veya kişinin başı dönebilir. Tüm
bunları, sosyal fobik ve korkan bir kişi olmanın
sonucu olarak ortaya çıkan belirtiler şeklinde
kabul etmek yerine; kendisi, ‘ortam ısınmıştır,
yemek dokunmuştur, fazla sıkı giyinmiştir,
sevmediği bir şey olmuştur’ vs. şeklinde
aklileştirme mekanizmalarına müracaat eder.
Bir hastamı seans esnasında bu çerçevede
sıkıştırdığımda terlemeye
başlamıştı. Hemen ardından niçin
terlediğini sorduğumda kaloriferin fazla yandığını
ve sıcaktan hoşlanmadığını
söylemişti. Kalorifere dokunmasını söylediğimde
kaloriferin yanmadığını ve soğuk
olduğunu fark edince şaşırmıştı.
Cinsel problemleri olan bir birey ödipal çatışmaya
veya performans anksiyetesine bağlı olarak ereksiyon
problemi yaşadığında bunu bu şekilde
kabul etmek yerine birçok gerekçeye sarılarak
rasyonalizasyon yapabilmektedir. Bu bağlamda obsesif kompulsif
bozukluğun aşırı temizlik düşkünlüğü
ve tertip ve düzen alışkanlığı,
kontrol mekanizmaları hastalıkları olarak
kabul edilmemekte, aklileştirme mekanizmasıyla realiteye
yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
|