Dinamik
açıdan ruhsal yapı topografik şekilde bilinç, bilinç öncesi ve
bilinçdışı bölümlerine ayrılırken; yapısal açıdan id, ego ve süperego
katmanlarından oluşmaktadır. Gelişim evreleri açısından ruhsal
yapı ise; oral, anal, fallik, latent ve ergenlik dönemlerinden
meydana gelmektedir. Bu yapının tamamını görsel olarak hayal edebilmek
için daha önce de kullandığımız buz dağı örneğini model almak
istiyoruz. Denizdeki buz dağı, bir insan kimliğine benzetilecek
olursa buz dağının su üstünde kalan kısmı kişinin bilinçli kimliğini
oluşturmaktadır. Buz dağının suyun altında kalan kısmı ise bilinçdışı
kimliğimizi oluşturmaktadır. Hafif dalgalanan bir denizde, buz
dağının suyun altında kalan kısmının dalga boyu miktarınca açılması
ve kapanmasıyla simgeleyebileceğimiz bir ara katman vardır ki
buna bilinç öncesi alan denilebilir. Bebeğin gelişim evreleri
anlatılırken bilincin nasıl oluştuğu konusu üzerinde durulmuştu.
Buna göre, bilinçli yapımız gerçekliği temsil eder. Yapısal açıdan
ise bunun karşısına egoyu koyabiliriz. Suyun altındaki buz dağı
kısmına da id ismini verebiliriz. Tanımlamanın kolay ve anlaşılabilir
olması için süperegoyu da buz dağının tepesinde dolanan bir buluta
benzetebiliriz. Bu durumda id, ego ve süperegonun yerleşimi ile
bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı yaşamlar bir resim üzerinde
gösterilmiş olmaktadır. Bu resimde psiko-seksüel gelişim evrelerini
göstermek mümkün değildir. Zira psiko-seksüel gelişim evreleri
ego ve süperegonun gelişimiyle ilintilidir.
Doğuştan
getirdiğimiz ana materyalimiz id’imizdir. Bu, biyolojik bir temele
dayanan, genetik şifreyle yüklenmiş dürtü ve içgüdülerden oluşmuş
ana yapıdır. Bu yapı doğuşta nasılsa ölene kadar varlığını aynı
şekilde muhafaza etmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi id’in
dürtüsel talepleri hedef nesnesine ulaşıp rahatlamak ve üzerindeki
gerilimi boşaltmak ister. Bebeklik evresinde annenin de yardımıyla
tüm dürtüler hedefine ulaştırılmaya ve geciktirilmeden nesnesiyle
buluşturulmaya çalışılır. Bebeğin emme ihtiyacı, açlık dürtüsü
anne memesi verilerek rahatlatılırken anne ile kaynaşma, anne
ve birleşme ihtiyacı da anne kucağına yatırılarak tatmin edilir.
Dürtünün
iki kaynağının olduğundan bahsetmiştik ki bunlardan biri üretkenliği
temsil eden yaşam enerjisi diğeri de agresyonları temsil eden
ölüm enerjisidir. Her iki dürtü de mutlak olarak hedefine ulaşmak
istemektedir. Başlangıçta id’de zaman, mekân, mantık ve diğer
kavramlar oluşmadığından bunların anında temin edilmesi gerekir.
Dürtünün, dürtü oluşma süreciyle eş zamanlı olarak tatmin edilememesi,
bebekte gerilimi ve sıkıntıyı doğurur. Engellenmişliğin vermiş
olduğu sıkıntı ile agresyon ortaya çıkar ve öfke deşarjı meydana
gelir. Hayatın gereklilikleri arasında ise; bir dürtü yola çıktığında
bu dürtünün gerçekleşebilmesi için bir zaman periyoduna, nedensel
bir ilişkiye, mantıksal bir bütünlüğe ve uygun mekânsal koşullara
bağlılık söz konusudur. Bir bakıcı ne kadar özverili olsa ve ne
kadar yakından ilgilense de bir bebeğin dürtülerinin, oluşum sürecinde
eş zamanlı olarak hedefine ulaştırılması reel olarak mümkün değildir.
Dürtülerin eş zamanlı olarak tatmin edilememesi, ruhsal bir yumak
olan id’in bir kısmının farklılaşarak ego dediğimiz; dürtüyü bir
süre erteleyebilme yeteneğini haiz olan bir ruhsal bileşenin (komponent)
oluşmasını temin eder. Bu süreç, doğal bir süreçtir ve egonun
ilk oluşum çekirdeğidir. Henüz hafıza kayıtlarının olmadığı ve
dışsal nesnelerin içsel tasarımlarının oluşturulamadığı bir dönemde
bebek için dünya her an yeniden yaratılmaktadır. Bunu anlayabilmek
için çevrenizdeki bir Alzheimer hastasının yıllardır tanıdığı
eşini tanıyamaması ve çocuklarına yabancı muamelesi yapması örnek
olarak gösterilebilir. Çünkü Alzheimer hastasının hafıza kayıtları
biyolojik nedenlerle bozulmuş ve kayıtlar yok edilmiştir. Bu tahribatın
derecesine göre de problemler ve sıkıntılar doğmaktadır.
Bizim
zihinsel sürekliliğimizi ve varlığımızı temin eden şey hafıza
kayıtlarındaki nesne tasarımlarıdır. Bebek henüz bu tasarımlarını
oluşturmamışken her an yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Her
gelen anne sureti onun için yeni bir anne, her gördüğü nesne de
onun için yeni bir nesnedir. Zihninde ve hafıza kayıtlarında beş
duyu ile aldığı nesne tasarımlarını kaydetmeye başladığı andan
itibaren nesnelerin devamı diye isimlendirdiğimiz bir süreç başlar
ve bu andan itibaren varoluşun sürekliliği gerçekleşir. İşte tam
bu süreç esnasında ego realiteye uyum gösterebilmek için bir takım
çabalara başvurur. Bebeğin fiziksel ve zihinsel gelişimine paralel
bir şekilde egonun varoluşu ve acıya tahammül süreci bir takım
düzeneklerle temin edilmeye çalışılır. İdden farklılaşan ve dürtülerin
belirli bir süre ertelenmesini temin eden bu güç, ego gücüdür.
Bu güç id’den ayrılıp farklılaşarak palazlandıkça dürtüleri erteleyebilme,
geciktirebilme ve bekletebilme yeteneğine sahip olmaktadır. Belki
de egonun ilk fonksiyonu dürtüler üzerinde denetim kurabilme yeteneğidir.
Bu, egonun bastırma savunma düzeneğinin ilk prototipidir. Ego,
gerçekliği yani realiteyi temsil eder. Egonun görevi id’in dürtülerini
deşarj etmek, realiteye uyum göstermek ve de süperegonun ahlâki
yargıları karşısında sınırı aşmamaktır.
Ego
açısından gerçekliğin ve süperegonun taleplerini yerine getirmek
hiçbir zaman tehlike arz etmez. Ancak id’in tüm taleplerini yerine
getirmek, gerçeklik açısından çok büyük tehlike arzeder ve egonun
yok olması veya yok edilmesiyle sonlanır. Bu durumda ego için
en büyük tehlike kaynağı id’den gelen dürtüler yani arzu ve isteklerdir.
Arzu
ve isteklerin sorgusuz ve sualsiz bir şekilde deşarj edilmesi
ve hedef nesneye yönlendirilmesi realite açısından mümkün değildir.
Örneğin yeni bir kardeşi dünyaya gelen çocuk, kıskançlık krizleriyle
kardeşini öldürmek için merdivenini düşürmek isteyebilir. Bu,
onun için doğal bir dürtüdür. Bu dürtüsünü belirli bir perspektifte
tutmaya çalışan güç realiteye uymaya çalışan ego gücüdür. Gelişen
ego, id’in bu tehlikeli potansiyelini fark ederek realiteye uyum
kurabilmek için bu dürtüler üzerinde yoğun bir denetim oluşturur.
Bu denetim, dürtülerin boşalmasını engelleyerek id’i basınç dolu
buhar kazanına dönüştürür. Biz biliyoruz ki; hedefine ulaşamayan
dürtüler insanda gerilim ve bunaltı doğurduğu için bir müddet
sonra bu gerilim patlama şeklinde deşarj bulur. Nesnesine ulaşamayan
her dürtü içimizde potansiyel bir mayın gibidir. Ego bunu dikkate
almak zorundadır. Ego yoğun basınç karşısında bu dürtülerin alternatif
emniyet sübaplarıyla tahliyesine ve tasfiyesine çalışır.
İşte
bunları yaparken ego, id’e karşı savunma düzeneklerini oluşturmak
durumundadır. Ego kendini id’e karşı savunup realitede varlığını
sürdürebilmek için onlarca savunma düzeneğini uygulamaya sokar.
Bu savunma düzenekleri ruhsal gelişim evrelerine göre ilkel olandan
olgun olana doğru bir seyir takip eder. İlkel olan savunma düzeneklerinin
Psikoseksüel gelişim evrelerinin ilk dönemlerinde kullanılması
doğal iken daha sonraki gelişim evrelerinde kullanılması bir patolojiye
işaret eder. Dinamik yaklaşımda egonun savunma düzenekleri başlangıçta
sekiz-on düzenek olarak isimlendirilirken bugün yeni ekollerin
yeni açılımlarıyla savunma düzeneklerinin sayısı yirmi beşe ulaşmış
ve içerikleri değişmiştir. Savunma düzeneklerinin temel nitelikleri;
bilinçdışı olması, otomatik olarak çalışması ve büyük oranda id’e
karşı savaş vermesidir. Bazı savunma düzenekleri egonun realiteye
uyumu için gerekli iken, bazıları da süperego için oluşturulmaktadır.
Yukarıda
vermiş olduğumuz tasarımsal buz dağı örneğinde olayı basite indirgeyerek
konuyu aktarmaya çalıştık. Daha doğru anlatım ortaya koyabilmek
için bulut olarak nitelendirilen süperegonun, suyun üstünde olmasına
rağmen yüzde doksanının bilinçdışı faaliyet gösterdiğini belirtmeliyiz.
Tamamı suyun üstünde gibi gözüken egonun da savunma düzeneklerini
oluşturabilmek için bir kısmının bilinçdışına, yani suyun altına
doğru derinleştiğini görüyoruz. Bunu geometrik bir şekilde ifade
edecek olursak insan kimliğini bir daireye benzetebiliriz; dairenin
1/3 oranında üst kısmından geçecek bir parabol çizgi bilinç çizgisi
iken, parabol çizgisinin üst kısmında kalan alanın yüzde yetmişini
ego parçası, yüzde 15’ini süperego parçası yüzde 15’ini de id
parçası oluşturur. Suyun altında kalan veya parabolün altında
kalan alanın, yüzde 60’ına id, yüzde 30’una süperego ve yüzde
10’una da ego diyebiliriz. Bu rakamlar ölçülebilen rakamlar değil,
fakat konuyu anlatabilmek için örneklem rakamlarıdır.
Savunma
düzenekleri, yukarıda belirttiğimiz temel özellikleri; yani bilinçdışı
olmaları, otomatik olarak uygulamaya geçmeleri, id’in saldırıları
karşısında egonun gerçekliğini ve süperegoya uyumunu sağlamaları
ve de dürtülerin deşarjına imkân vermeleri bağlamında ele alındığında
aşağıdaki başlıklar şeklinde sıralanabilir:
|